14 Aralık 2011 Çarşamba

#23 PLAZALARDA NE RENK OJE SÜRÜLMELİ


Programımız sürerken, fakslarımız gelmeye devam ediyor... Eveeeet, değerli okurumuz Burcu, "Plazalarda hızla yükselirken ne renk ojeler sürebiliriz hocam?" diye iletmiş.

Ben derim ki, tabii ki ne iş yerinde, ne de günlük yaşamınızda pembe sedefli konken ojesi sürmeyin; ammavelakin, bu sizin zevkiniz canlarım. Bize karışmak düşmez. Dolayısıyla, tayyör filan giymiyorsanız eğer, maviler yeşiller, Chaneller Essieler Flormarlar serbest... Hatta şöyle atraksiyonlara bile girebilirsiniz;

Ne kadar neşe dolu bir enstalasyon!



TEK BİR ŞARTLA!

1- Uçları sıyrılmış, uzamaya başlamış dolayısıyla dipleri beyaz kalmış, rengi kaçmış 10 günlük ojelerden hazzetmiyoruz. Ennn geç haftada bir yenilemenizi, yenilemeden evvel genel törpü işlerinizi hâlletmenizi öneriyoruz. (Özgürce her yöne uzamış tırnaklara son.)

2- Manikür elbette şart değil; ancak uzamış, kurumuş tırnak dibi etleri fena, fena, çok fena! Maniküre gidemiyorsan, Sally Hansen'ın Cuticle Remover'ı ile o fazlalıklardan kurtul. "Kurumuş tırnak dibi etleri nedir?" diye soran erkek okurlarım için -tabi bu satıra kadar erkek bir okur kaldıysa bir parantez açmak istiyorum burada. (Kurumuş tırnak dibi etleri nasıl bir şey diye öğrenmek isterseniz tıklayınız)

3- Bazı genç kızların Emel Sayın'mışçasına tırnaklarını uzattığını görüyorum, inanın içim parçalanıyor. Kaldı ki hepimiz 2012 senesinde her gün bilgisayar klavyesiyle, Blackberry tuşlarıyla haşır neşir insanlarız. Uzun tırnaklar da neyin nesi? Çalışma şartlarına başlına başına ters bir durum: uzun tırnak! Kısa olsun, temiz olsun.

Tırnak & Oje kavramı ile ilgili olmazsa olmazlar kısa ve net. Yalnız tekrar ediyoruz; en kötüsü uçları sıyrılmış / uzamış tırnaklar! Böylesi bir sakilliği ne kendinize, ne de şirketinize yapın.


Plaza Kanunları, manikür & pedikürün bir terapi ve bir kurumsal duruş olduğunu bilir; şirketleri bünyelerinde birer güzellik salonu bulundurmaya ikna etmek için çalışır.

29 Eylül 2011 Perşembe

#22 İŞ HAYATI DİLİ

Merhaba, uzun bir aradan sonra yeniden karşınızdayız.

Bu süre zarfında bizim maaşımızda herhangi bir yükseliş, pozisyonumuzda herhangi bir sıçrama olmadı. O kadar ki, yazdığımız Plaza Kanunları'nın doğruluğundan kendimiz bile şüphe eder hâle gelmiştik! Ama daha sonrasında, kariyer basamaklarını kırmızı halıdan çıkarken kimi duraklamalar yaşanabilir diye düşündük ve saçlarımızı savurduk. Derken bloglar arasında gezinirken tam da buraya uygun bir yazı okuduk.

İstanbul'dan Müjde, MyMujjjj isimli blogundaki bir yazısında "iş yeri dili"nden söz etmiş.

Kendisinden izin alarak yazısını burada paylaşmaya karar verdik.


İŞ HAYATI DİLİ
Size iş hayatında başarılı olmanızda, saygı kazanmanızda yardımcı olacak bazı kalıplar, kelimeler ve kullanım şekillerini açıklayacağım.

1-REFER ETMEK: Türkçe bir cümle içinde kullanımı oldukça önemli bir kelimedir ve yerinde kullanılması halinde de prestij getirir.
Örnek: Metinde verilen bilgiyi refer edecek bir görsel seçebilirsek iyi olur..

2-HER ZAMAN EMİR İFADELERİNDE BİZ KALIBINI KULLANIN: Burada birisinden bir şey isterken demokratik görünmek için "biz" zarfını kullanın..
Örnek:
Sunumu yarın sabaha kadar hazırlayalım lütfen.
Türkçe meali: Ben şimdi çıkıyorum, sen de sunumu yarın sabaha kadar hazırla!!

3-İÇİN YERİNE MUTLAKA ADINA KELİMESİNİ KULLANIN: Bu şekilde yazdığınız cümleler daha saygın bir hale gelecektir.
Örnek: İş hedeflerimize ulaşmak adına bu adımı atmalıyız.

4-FİNALİZE ETMEK: Bitirmek sözcüğü yerine mutlaka finalize kelimesini kullanın, daha sofistike görüneceksiniz..
Örnek: Sunumu yarın sabaha kadar finalize edelim..
Bu cümlede 2 önemli fonksiyonu birarada kullandığımızdan etkisi 2 kat fazla olacaktır.

5- -YOR OLACAĞIZ: Bu çok önemli bir tense olduğundan sona sakladım.. Normalde direk GELECEK ZAMAN yerini tutsa da bu kullanımı tercih ederseniz iş hayatında daha hızlı dikkat ve de nefret kazanabilirsiniz..
Örnek: Toplantının verimi adına sunumu yarın sabaha finalize etmeyi hedefliyor olacağız.
İşte bu cümle ile de altın vuruşu yapıp, CEO'luğa giden basamakları koşarak tırmanabilirsiniz..

Sevgiler,
MyMujjjj

Müjde'nin diğer yazılarını bu adresten okuyabilirsiniz.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

#21 E-MAIL TRENDLERİ





Bir süredir, hemen her e-postada karşılaşıp sinirden tırnaklarımızı kemirdiğimiz bir nokta var.



Üniversiteyi dibine kadar İngilizce eğitim veren afili okullarda okumuş, talebelik yıllarında en sevdiği "tense"  ``future continuous tense´´ olan genç profesyonellerin dilinden düşürmediği, e-postalarından eksik etmediği bir kalıp:

-yor olacağız.

Ve hayır, bu masumane bir, "Toplantıya katılamayacağım çünkü o saatlerde Çeşme'de güneşleniyor olacağım. Eheheheh!" eblehliği değil! 


Yarın sabah itibariyle toplantı notlarını paylaşıyor olacağız.

Toplantı notlarında mutabık kaldığımız takdirde, bu şekilde ilerliyor olacağız.

Bu hırsla çalışırsak, artık Ocak ayında biz de prim alıyor olacağız.

Artık bu trend daha fazla saçmalayamaz dediğimiz bir noktada, iş yerinden bir dostum, Inbox'una, "Üzgünüz. Bu aktiviteye katılamıyor olacağız." kalbının düştüğünü görmüş. Bileklerimizi kestik.

... paylaşacağız.
... ilerleyeceğiz.
... prim alacağız. Yihu!

Plaza Kanunları e-mail wording'i modasını yakından takip eder, feyz alır.

21 Temmuz 2011 Perşembe

#20 TOPLANTI ODASINDA NASIL OTURALIM?


Fotoğrafta da anlatıldığı üzere, toplantılar "Toplantım var." denildiğinde hayli havalı duran; ama içerikte pek de öyle dünyaların kurtarılmadığı bir oluşum.

Onca yıllık kariyerimde kimi toplantılarda bileklerimi kesmek istediysem eğer; bunun sebeplerinden biri de toplantı masasına nasıl oturacağını bilmeyen mesai arkadaşlarımdı.

Genelde dikdörtgen oluyor toplantı masaları ve uçta kimi zaman yöneticin, kimi zaman da Powerpoint gösterimi bulunuyor. Döner koltuğu sunuma ve/veya konuşan kişiye döndürebileceğin gibi, boynunu da hafifçe çevirerek olaya hakim olabilirsin. Olaya hakimsin, tamam da, arkanda bıraktığın kişiler de senin kadar hakim mi bakalım?

Genelde şöyle oluyor: dikdörtgen masanın bana göre sağ ucunda oturan bir insan ve/veya bir sunum var diyelim. Sırtımı sandalyeye yaslamışım ve kafamı sağa doğru çevirmişim. Bir ne ne göreyim? Sağımdaki pek sevgili insanlar çok mühim bir dedikodu dinliyormuşçasına gövdesini masaya yaslamış, çılgınca sunumun içine girmişler!

Yahu bir rahatlayın. Bir arkanıza yaslanın. Dönün bakın bakalım insanların görüş açısını engelliyor musunuz? Gerekirse sandalyenizi birazcık geri alın!

Arz ederim.

Plaza Kanunları, Toplantı Odası'ndaki başka aksaklıklarla yanınıza olmaya devam edecek!

19 Temmuz 2011 Salı

#19 TERLİK / SANDALET KARMAŞASI

Yaz geldi. Hatta, "yaz geldi" demek için bile çok geç artık.
Bodrum'un beach'lerinden ve ailenin karpuzlu balkonlu yazlığından okumuyorsan bu yazdıklarımı, bunun acısını dibine kadar yaşıyorsun.

Giyim kuşamın da ona göre farklılık gösteriyor tabii ki. İnce pamuklu elbiseler, babetler, sandaletler...

Bankadaysan veya o çok bilinen, çok zengin, zenginlikten üniversiteler açmış ailelerin şirketinde çalışıyorsan; bir nebze şanslısın. Belli ki sandalet / terlik karmaşasıyla henüz tanışmamışsın.

Sandalet kısmı mühim. Ancak şunu bilmelisin ki; terlik bir sandalet değildir. Terlik, terliktir. Çapraz masada oturan Özgür nasıl ev terliğiyle gelmiyorsa işe, sen de ayaklarını toptan açıkta bırakan, bilhassa topuklarını gösteren terliklerle gelmemelisin. Topukların ne kadar bakımlı, tırnakların ne kadar ojeli olursa olsun. Şu ve şunun benzerleri yanlış. Hem de çoook yanlış! Patronun topuk görmek istemiyor.


Soru:
Ama benim terliğim Birkenstock ve Free Friday'lerde giymemin bir sakıncası yok.

Cevap:
Canım, Birkenstock bugün 200TL olabilir; ama bil ki, Birkenstock Almanya'nın Ceyo'sudur, Polaris'idir.

Boş konuştuğumu, havadan laf söylediğimi düşünme.
Plaza Kanunları, merhemini kendi başına da sürmekte, dostlarına aynı merhemi tavsiye etmektedir.

23 Haziran 2011 Perşembe

#18 İŞ YERİNDE FACEBOOK MU?

Ben şu satırları yazarken nasıl "Acaba arkamdan sinsice yaklaşan bir panter, buraya yazı yazdığımı anlıyor mudur?" diye düşünüyorsam; sen de Mavili / Beyazlı Facebook sayfasında gezinirken aynı ürkekliği doyasıya yaşıyorsun... Biliyorum.

Facebook'un o tatlı, bir Alaçatı, bir Yunan Adası renkleriyle bezenmiş sadeliğini, sıkıcı bir Excel dosyasına değişsen... Ne sen doyasıya sosyalleşirken pürdikkat arka tarafı kollama çabasına girsen, ne de müdürün günden güne sana daha fazla gıcık olsa!..

Bir de aranızda, "E ben zaten günde 1-2 kere giriyorum Facebook'a, korkum yok!" diyen sivriler olacaktır. Canım Sivriler, biliyorsunuz ki "Murphy Kuralları" başlığı altında toplanmış bir felaketler zinciri mevcut. Dolayısıyla senin o Facebook'u açtığın 1-2 seferde de, müdürün arkandan geçer. Sakata gelirsin.

Bakalım Kotçu Diesel bize neler sunuyor:



Plaza Kanunları, bu muhteşem uygulamayı öğrenmemize vesile olan Ozan'a teşekkür eder.

9 Haziran 2011 Perşembe

KÜÇÜK BİR ARADAN SONRA...


Merhaba Canlarım,

Plaza Kanunları'nı, Teşvikiye'deki kutu gibi, sofistike objelerle dekore edilmiş evimde koltuğuma gömülmüş veya kuşluk vaktinde The House Cafe'de sırtımı camiye vermiş bir pozisyonda yazıyor olmayı inanın ben de çok isterdim.

Ancak benim de sizler gibi 9-18 saatleri arasında sınırları dahilinde bulunmam gereken bir ofisim, sabahın köründe binmem gereken uçaklar var. Dolayısıyla hem işimin insanı, hem de sizlere bir kutsal mecra olma yolundaki "dava"m zaman zaman sekteye uğrayabilir.

Plaza Kanunları sizi seviyor.

24 Mayıs 2011 Salı

#17 TERLE-ME!


Havalar 21-23 derece arasında değişiyor. "Terleme!" demek kolay. Hadi diyelim ofise kendi arabanla, şirket servisiyle gidip geliyorsun, ofis de klimalı; peki ya gün içindeki koşuşturmadan oluşan anlamsız nemlenmelere ne yapacaksın? Koşuşturmasan bile, durduğun yerde, deadline'ı yaklaşan işlerin göğsüne devasa bir fil gibi bindikçe vücut ısının arttığını hissetmiyor musun?

Bu terleme muhabbetinin 2 türlü sonucu var. 1) Koku 2) Kıyafetinin koltuk altı kısmında görünen ıslaklık.

1) Koku: Kaan Sezyum'un "Minibüslerin içi dev bir koltuk altı gibi.."cümlesiyle tanımladığı yoğun koku ne mutlu ki plazalarda çok rastlanan bir durum değil. Duş alıp, terleme önleyici herhangi bir ürün kullandın mı kokmazsın. Kozmetik sektörü bu kadar gelişti!

2) Görünür ıslaklık: Beren Saat, Rexona'yla gün boyu kuruluk vadediyor. Vaadini gerçekleştiriyor da! Yok, "Ben galon galon terliyorum. Bundan da çok mutsuzum." diyorsan, Fresh & Dry ter emici yapraklarla tanışmalısın. Kıyafetinin koltuk altı kısmına yapıştırıyorsun, dışarıdan ıslaklık belli olmuyor. Yine de bu yapraklara güvenip deodorantlanmamak, stick'lenmemek olmaz! Yapraklar az da olsa ıslaklığını emer ve ıslaklığın kıyafetine geçmesini engeller. KOKUYU ENGELLEMEZ! Deodorant / Stick şart!


Bir de bu duruma dikkat edeceğim derken, tamamen iyi niyetle yapılmış hatalar var. - Ki hepinizin bildiği üzere cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir: Durup dururken çekmeceden deodorantını çıkarıp ofisin ortasında deodorantlanmak pek iyi bir fikir değil. Boğucu ve düşüncesiz! Zaten deodorantın mantığı duştan sonra, sabah giyinirken sıkıp, gün boyu terlemeden korunmak... Stick deodorant kullanıcıları nasıl çıkarıp koltuk altlarına bu işlemi uygulamıyorsa herkesin içinde; deodorantçılar da bu huylarından vazgeçmeli. Ofisin içi bir anda liselerarası futbol müsabakası soyunma odasına dönüyor. Erkekler! Aman diyeyim!

Bir başka terleme problemi ise, iş hayatında, eller! Bu el terlemesi konusu bilhassa iş hayatında çok hassas, önemli bir konu. İlk kez toplantı yapacağın bir kimseyle tokalaşırken ıslak ve buruşuk ellerini uzatmak hiç hoş bir durum değil. Bir deodorant firması, sadece ellere uygulanacak pudralı bir deodorant üretse iki grup çok mutlu olacak: elleri terleyenler ve elleri terleyenlerle tokalaşmak durumunda kalanlar...

Plaza Kanunları, ofislerin bir nevi "havayı koklayan adamı"...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

#16 PLAZALARDA FORM TUTMA





Erkeksen sabah kahvaltını 1 poğaça ile geçiştirdin, sağlığına dikkat ediyorsan kepekli tost ile vücuduna şefkat gösterdin.


Kadınsan, mutfaktaki kâsene çekmecenden çıkardığın müsliyi doldurup bir paket yağsız sütle takviye yaptın.

Öğle yemeği geçti, paydosa daha çoook var. Şirketin kafeteryasından cheesecake almak da bir çözüm, şirketin yakınındaki bir marketten Albeni / Halley / Çokoprens edinmek de!.. Kan şekerin düştükçe nefsin daha da şekerli, daha da lezzetli muzır neşriyat istiyor. Sonra katlandıkça katlansın göbeğin... İşte bu da senin büyük çaresizliğin!

Annen olsa bir tabak meyve doğrar koyardı masana, yıllardır benzer elmaları ofis masanda dişlemekten de gına geldi.

İşte adamlar düşünmüş taşınmış, senin için yaratmışlar:


Bi'bardakmeyve.com!


Gir siteye, seç arzu ettiğin meyve tabağını. Anne şefkatiyle soyup doğramasalar bile, anne hijyeniyle hazırlasınlar bardağını. 

Düşük kalorili, sağlıklı, lezzetli!

Ayazağacılar, Leventçiler, 4. Leventçiler, Darüşşafakacılar, Maslakçılar!

Plaza Kanunları, sağlık ve taş gibi vücutlara giden yolda da yanınızda!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

#15 PLAZALARDA BLOG TAKİBİ


Anlıyorum, iş yerinde zaman zaman sıkılıyor ve kafanı dağıtacak bir şeyler arıyorsun.

Facebook zaten kapalı, Twitter'a giremiyorsun, hatta bazen bloglar bile kilitli ofiste...

Zaten bloglara girsen bile, açık ofistesin ve arkanda oturan arkadaşlarından çekiniyorsun. Malum, bloglar da hayli çiçekli böcekli olabiliyor zaman zaman... Biliyorsun ki birileri senin o tür şeyleri incelediğini görse, günün yarısını öyle geçirdiğini düşünecek. Birileri iki kez senin o tür şeyleri incelediğine, çiçekli böcekli blogları okuduğuna şahit olsa, hiç çalışmadığına kanaat getirecek.

Peki ya Google Reader gerçeğinden haberiniz var mı sevgili okurlarım?

Öncelikle bir Gmail hesabı açıyor, bu hesapla, http://www.google.com/reader/ adresine giriş yapıyorsun. Sol taraftaki "Add a subscription" kısmından, izlediğin blogları eklemeye başlıyorsun. (www.plazakanunlari.com mesela?)

Bundan böyle takiptesin, çevrendekilerin dikkatini çekmeden, gönül rahatlığıyla istediğin blogu takip edebilirsin.

Plaza Kanunları, teknolojiyle iç içe!

17 Mayıs 2011 Salı

WWW.PLAZAKANUNLARI.COM


Buna ihtiyacımız vardı.

Artık kariyer basamaklarına giden kırmızı halı, bu adreste.

htttp://www.plazakanunlari.com

10 Mayıs 2011 Salı

#14 İŞ VE SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI


Facebook, sağ olsun, yıllar evvelki sosyal çevremizden hatırlamak istemediğimiz herkesi önüne serdi. Kimi ilkokul arkadaşlarımızın enteresan insanlara dönüştüğünü görünce; kimini hiç sorgulamadan reddettik, kimileri ise "akraba" adı altındaki "limited profile top ten" listemize üst sıradan giriş yaptı.

Tam ilkokul, orta okul arkadaşlarımızdan kurtulduk derken; bir de karşımıza "iş hayatında bir kez gördüğünü Facebook'ta arkadaş listesine ekleyenler" çıktı. Kendilerine sıcak bir "Hoşgeldiniz!" demek istiyorum.

Dostum, rica ediyorum:

1) Ayda birkaç kez toplantı yapıyorsun, yakında evleneceği gibi çok gizli (!) bir bilgiye vâkıfsın, yemekhanede "Afiyet olsun!"laşıyorsun diye insanlar sana Facebook'taki özel hayatını açmak zorunda değil!

2) Aynı şirkette çalışanları geçtim, başka firmalardan ayda birkaç kez toplantı yaptığın insanlar DA senin Facebook'taki mühim video paylaşımlarına şahit olmak durumunda değil!

3) Senin yöneticin ve/veya üstün, X kişisiyle Facebook'ta arkadaş diye, eklemeye çalıştığın X kişisi senin arkadaşlık talebini hayli gereksiz ve hadsiz bulmakta özgür!

4) Üstelik zaman zaman arkadaş eklemekte sınır tanımıyorsun, şirketin insan kaynakları müdürünü, uzmanını, vs. de eklemeye çalışıyorsun. Sana kıs kıs gülüyorum. Yahu o adamın, senin bir gece önce arka arkaya yuttuğun fındık shot'ları, bu arada bunları Facebook'tan "mesai saatleri" içerisinde PAYLAŞTIĞINI görmesi senin ne kadar aleyhine FARKINDA MISIN?

5) Diyelim tüm aşamaları geçtin, benim sözümü dinlemedin ve bir şekilde iş arkadaşlarınla Facebook'ta arkadaş oldun. Öyle ya, zaman zaman şirket organizasyonlarında, workshop'larda -içkinin de etkisiyle birtakım göbek atmalı, dans etmeli fotoğraflar çekildiniz. Tabii ki, senin fotoğraf makinenle! Rica ediyorum bunları paylaşacağın alan Facebook olmasın. Zira fotoğraftaki kimseler senin tarafından tag'lenmek istemiyor olabilir. İş arkadaşlarıyla verdiği alkollü pozları ortalığa serilsin istemeyebilir. Ya da hiç yoktan, bir fotoğrafta çirkin çıktığını düşünmektedir! Ay bunu düşünmek bu kadar zor olmamalı yahu?!

Birlikte çekildiğiniz fotoğrafları, çok istiyorsan, e-posta yoluyla paylaş. Rahat kullanımıyla tüm çalışanların beğenisini toplayan Microsoft Outlook'u bu işler için de kullanabilirsin.

Bunlara dikkat et, sonra "Vah beni limited profile'ına almış! :((((" diye mızmızlanma!

6) Diyelim ki  Bir öğleden sonra tatlı kriziniz tuttu, canınız abur cubur çekti, işleri hafiften serdiniz, bir şeyler yerken sohbet geyiğe sardı, vs. Ne mutlu ki yanınızda da fotoğraf makinesi var ve bu anı ölümsüzleştirmeye and içtiniz. Birbirinden çılgın, zevzek pozlar... Güzeeel. Fotoğraf çektirmekte sakınca yok, bu çılgın anlarını Facebook'ta paylaşmıyorsan eğer! Çünkü bu fotoğraflar çalıştığın kurumu, pek de iş yapmayan, işte böyle arada bir saçmalayan, çok eğleniyormuş gibi görünmek için tuhaf pozlara bürünen bir konuma sokar. Bir nevi insider info, hem de şirketi küçük düşüren bir insider info!


Şekerim, sosyal mecralardaki hesaplar kişiye özeldir ve dolayısıyla şirkete veya yaptığın işe dair fotoğraf paylaşımları oldukça hassastır. Genel müdürünle yanak yanağa poza da, bir masa başında 4 kişi çekirdek çitlerken Twitter takipçilerinle paylaştığın bilgilere de dikkat etmelisin. Özellikle de Türkiye'nin önde gelen firmalarından birindeysen. (Zaten hangimiz Türkiye'nin önde gelen firmalarından birinde çalışmıyoruz ki?;)) Şirketinin ne kadar havalı ve rahat bir profesyonel yaşam sunmasıyla şirketini küçük düşürmen arasındaki ince çizgi!.. Rica ederim, kişisel account = kişisel bilgiler!

Gelelim Twitter'a;
Bir kere Twitter, Facebook'a göre daha özgür, daha naif bir mecra. Şayet kişinin Twitter'ı herkese açıksa, herkes tarafından okunmayı da göze almış sayılır. Dolayısıyla sen de onu kendi hesabından takip etmekte özgürsün. Şayet iş hayatından tanıdığın bu kişinin Twitter hesabı dışarıya kapalıysa, takip talebi yollamak için bir süre beklemen, belli bir samimiyeti yakalaman gerekir. Ne sen ilk başta Twit'lerini okuma talebi yollayarak kendini tuhaf bir konuma koy, ne de o "Kabul etsem şimdi kuzenlerimle, arkadaşlarımla çevirdiğim tüm geyiğe şahit olacak, kabul etmesem ayıp olacak!" gerginliği yaşasın. Birbirimizi germeyelim yani. Sadece zaman zaman biraz özel hayata saygı gösterelim.

Diyelim takibe almaya heves ettiğin kişinin Twitter'ı açık ve az önce de söylediğim üzere takip etmenin sakıncası olmayacağı düşüncesiyle efendi gibi kendisini follow etmeye başladın. Rica ederim "efendilik" sınırını koru. Mütemadiyen karşı tarafın her yazdığına @ 'li cevaplar yollaman, hele ki o kişi senin hayli üstün bir pozisyondaysa, hem karşı tarafa "gereksiz ve alakasız" gelir, hem de 3. şahıslar tarafından "yalaka" ve göze girmeye çalışan bir ilkokul öğrencisi edasında görünürsün.

Plazalarda cool ol, kurumsal hayat seni sevsin.

Plaza Kanunları, internette de 1 numara!

4 Mayıs 2011 Çarşamba

#13 NASIL DURMALI?

Mayıs geldi, çattı. Her ne kadar İstanbul'a henüz uğramamışsa da bahar; sadece Mayıs'ın adı bile kanının kıpırdamasına, tüm gün teraslarda pembe şarap içerek bronzlaşma hevesine yetiyor da artıyor bile!

Bugünkü Plaza Kanunu'm, bilhassa kadınları ilgilendiriyor. Zira birazdan bahsedeceğim hatayı erkekler pek yapmıyor. En azından ben, bunca yıllık kurumsal kariyerimde bu tür bir erkekle karşılaşmadım. Ancak tabii ki bu, erkeklerin bu muhteşem tespitlerle bezeli yazıyı okumasına engel teşkil etmiyor. Çünkü biliyorum ki siz de bunu okuduktan sonra teker teker birtakım ofis kadınlarını gözlerinizin önüne getirecek, Happy Hour saatlerindeki dedikodu masanıza malzeme çıkaracaksınız. (Bkz. Erkeklerin dedikodu alışkanlıkları)

Evet, bahsetmek istediğim nokta: OFİSTE DURUŞ BOZUKLUKLARI. 

Ofiste duruş bozuklukları, dediğim zaman, aklınıza şu tür görsellerle taçlandırılmış bir "Bay Yanlış ve Doğru Ahmet" nutku çekeceğimi düşünebilirsin.


Ancak tabii ki bu tür sıkıcı konulardan hayli uzakta bir insan olduğumu çoktaaan fark etmiş durumdasın.

Altını çizmek istediğim noktalar daha çok belli bir tarz duruş bozukluğu:

DOMALMAYINIZ GENÇ HANIMLAR! 
Sanırım bu biraz sert bir giriş oldu. Ancak, böyle bir konuyu, eğip bükerek, kırım kırım kırılarak anlatamayacaktım. Anlatsam da pek önemsemeyecektiniz... Her neyse:

Departmanlar arası dolaşıyorsun ofiste. Birilerinin bilgisayarında birtakım görsellere bakman gerekiyor belki... Belki bir Excel dosyasındaki sayıları daha yakından görmek istiyorsun... Bir arkadaşın sunum hazırlamış, bir göz atmanı istiyor. Anlıyorum, kendi masandan uzakta, başkalarının kıta sahanlığındasın. Ayakta durunca olmuyor, bir sandalye çekmeye de üşendin, hatta belki çevrede bir sandalye bile yok... Olabilir, ancak bu, senin en seksi duruşunla poponu geriye verip, arkandaki kalabalığa bu tür nahoş bir görüntü sunmana sebep mi? Bir de bunu yaparken bacaklarını ayırıyorsun ya bazen fark etmeden, ahh bir bilsen ele güne ne dedikodu malzemesi çıkarıyorsun...


Çözüm #1: Arkadaşının masasına, poponu yaslayabilir, hafifçe belini bükerek ekranı incemeleye alabilirsin.
Çözüm #2: Eğer eteğinin boyu müsaitse veya pantolon giyiyorsan yere çömelebilirsin. Hayli aseksüel ve de güvenli bir pozisyon.

Plaza Kanunları, "seksi sekreter" imajıyla canla başla savaşan yegâne kurumdur!

29 Nisan 2011 Cuma

#12 NE? OFİS DEDİKODUSU MU? BAYILIRIM!


Şirkette kim kime asılıyor? Kim, kimin ayağını kaydırmaya çalışıyor? Kim kendisine Yönetim Kurulu'ndan torpil edinmiş, kimin şirketteki en güvendiği kalesi yöneticisiymiş? Kim boşanmış, daha da önemlisi, "Kim, eşinden ofisteki bir başka birisi için boşanmış?" Ofis dedikoduları, her biriniz için motivasyon kaynağı, bir havuç adeta! Resmen ofis dedikodularından besleniyorsun, hele hele Türk kahveleriyle taçlandırılan dedikodu seansları sırasında enerji depoluyorsun.

Öncelikle bu konuda yalnız olmadığını bilmelisin.
Her birimiz, ofis dedikodularına BA-YI-LI-YO-RUZ!

Ancak bu konuda dikkat etmen gereken noktalar var ve tabii ki her zamanki gibi sana yardımcı olacağım.

1) Dedikoduya Giriş
En bereketli dedikodu akışları, öncelikle iyi bir dinleyici olmakla başlar. Karşı taraf hasbelkader sana açıldı ve seninle bir şeyler paylaşmaya başladı. İyi bir dinleyici olur ve ısrarcı sorulardan kaçınırsan, dedikodu akışı yavaş da olsa devam eder. Sorularının cevabını hemen alamayacaksın belki; ancak bu cevaplar er ya da geç seni bulacak.

2) "Kiminle dedikodu yaptığına dikkat et!" demiyorum bile. Zaten işe girdikten bir müddet sonra kendine birkaç güvenilir sohbet arkadaşı edindin. Aman ha, dedikodu yaptığın arkadaşlarının sayısı kontrolden çıkmasın. Yoksa paylaşılan bilgiler de kontrolden çıkar. Kimden ne duyduğunu, kime neyi duyurduğunu unutuverirsin.

2) Ofiste dedikodu yaptığın yere dikkat et! 
Ben kendi adıma, ofis içerisinde dedikodu yapmaktan imtina ederim. Ancak hiç tutamıyorsam kendimi, "kulağa fısıltı" zaman zaman başvurduğum bir yöntemdir. Ancak bu sırada kulağına fısıldadığın kişinin, dedikoduyu alır almaz gözlerini dedikodusunu yaptığınız şahsa yönlendirmesi de sıkça tanık olduğum bir felakettir. Bu, "Merhaba, X kişisinin dedikodusunu yapıyoruz, bu durumu bakışlarımızı ona yönlendirerek pekiştiriyoruz. İlkokul 4. sınıftan öteye gidemedik!" anlamı taşır. Bakışlarımıza sahip çıkalım.

Hele hele birçok tuvalet kabininin olduğu tuvaletlerde, aman diyeyim, dedikodu yapmaktan kaçın! Zira kimin klozete tünediğini, kimin sinsice ayaklarını havaya kaldırdığını bilemezsin!

3) Dışarıda dedikodu yaptığın yere dikkat et! 
Her ne kadar kadınlar kendilerini tutamasa, bu tür paylaşımları çay kahve molalarında yapsa da; erkeklerin bu konuda hayli sabırlı olduklarını söyleyebiliriz. Onlar, ne tuvalette hâllederler bu dedikodu işini, ne de birilerine fısıldama ihtiyacı hissederler... Onlar için iş çıkışı düzenlenen Happy Hour aktivitesi, bu tür paylaşımlar için biçilmiş kaftandır. Ancak içkilerinizi yudumlar, en son dedikoduları paylaşırken; bulunduğunuz barın şirketinizde ne derece popüler bir yer olduğuna dikkat etmek durumundasınız. Yan masada kim oturuyor? Siz içkilerinizi yudumlamaya başladıktan sonra arka masaya Satış Bölümü'nden Ozan ve Avni mi yerleşti? Şirketten herkes, her an, her yerde olabilir!

4) Mümkünse kod adı kullanmaya özen göster! 
Şirketince popüler bir barda da olsan, bayram tatilinde bir sahil kasabasında da olsan; özellikle dedikodularının baş kahramanı olan şahıslardan "ad-soyad" şeklinde bahsetmek hayli yanlış bir davranış! Yan masada oturan çocuklu sıkıcı ailenin; sohbet sırasında sıkça hayvan herif olarak belirttiğin Ekrem Gürbüz'ün amca oğlu olup olmadığını bilemezsin. Bu gibi durumlarda şahıslardan, isminin ve soyadının baş harfiyle bahsetmek doğru bir hamle olabilir. Ben genellikle dedikodusunu yaptığım kişilerden, eğer erkekse Kaya Çilingiroğlu, kadınsa Sibel Can ve/veya Gülben Ergen olarak bahsediyorum. Neden diye sorma.

Plaza Kanunları, gürül gürül dedikoduların kapısını açar.

24 Nisan 2011 Pazar

#11 YURT DIŞI GEZİSİNDEN PLAZAYA DÖNÜŞ: NASIL OLMALI?


Üzgünüm, birkaç gündür seni yalnız bıraktım. Umarım üzerinden elimi eteğimi çektiğim an kendini paçozluklara gark etmemiş, kırmızı halıdan uzaklara fırlatmamışsındır. Kendini sev. Bunu "sana", bunu "biz"e yapma. Biz derken, kariyer basamaklarını kırmızı halıdan tırmanmaya and içmiş yoldaşlarından söz ediyorum.

Niçin birkaç gündür burada olmadığım, çok mühim bir nokta değil belki... Ancak burada olmayışımın sebebi bizleri bir Plaza Kanunu'na daha yönlendirecekse; yokluğumda nerede olduğumu senden saklayacak değilim.

Yokluğumda, gerçekten, yoktum. Ülke dışındaydım. Sınırsız karbonhidrat (makarna, pizza) tüketiminin hiç de oburluk sayılmadığı, sokakta yürürken laf atan erkeklerin hiç de Türkiye'deki gibi "tiksinti"yle karşılanmadığı bir ülkedeydim. İtalya'da, sınırları daha da daraltacak olursak, Roma'daydım.

Ve... Dönüş yolunda Free Duty Shop'ta son kalan Avro'larımla alışveriş yaparken aklıma 1-2 madde geldi.

1) Paran varsa zaten ofisteki arkadaşlarına hediye alırsın. Bu magnet olur, anahtarlık olur, mini kar küreleri olur. Seçenek bol... Lakin departmandaki 8 kişiye alıp, 2 kişiye almazsan; bu görgüsüzlüktür. O, hediye almadığın 2 kişiden hiiiiiç hazzetmiyor olabilirsin. Doğal. Hepimizin ofiste nefret ettikleri var. Lakin bu tür bir durumda, hediye aldığın kişileri bir Noel Baba edasıyla herkesin ortasında hediye yağmuruna tutmak, GÖRGÜSÜZLÜKTÜR.

Çözüm: Hediye aldığın kişiye sinsice yaklaşıp, el altından "mal transferi" gerçekleştirirsin. "Herkesin ortasında veremedim, çünkü herkese bir şeyler getirmek mümkün olmadı. Çam sakızı çoban armağanı..." dersin. Anlayan anlar.

2) Dönüş yolunda departmana bir kutu çikolata mutlaka getirirsin, değil mi? Tabii ki illaki en likörlüsüne, en viskilisine gerek yok. Şöyle eğlenceli, düşündüğünü hissettiren, insanları o anlık mutlu edecek bir şeyler yeterli. Sıkma kendini.

3) Anılarını anlatmak için öğle yemeğini, olmadı, kuşluk vakti kahvesini bekle. İnsanlar bilgisayarlarının açılmasını beklerken senin orada burada nekkaddaaar eğlendiğini anlatmanı ilgili bir hâl ve tavırla dinlediler diyelim. Haftanın ilk e-postaları mailbox'lara tek tek düşerken, senin Londra'nın barlarında kaç güzel kadınla / hoş çocukla iyi vakit geçirdiğin pek de umurlarında olmayacak. İnan bana.

4) Tatil fotoğrafların kaç kişiyi ilgilendiriyor? Bir dosya almaya, fikir sormaya gelmiş şirket arkadaşını birbirinden çılgın ve eğlenceli olduğunu düşündüğün fotoğraflarınla bayma. Eminim ki Pisa Kulesi'ni desteklermişçesine çektirdiğin fotoğraflar gerçekten çok süper çıktı. Ama herkesin işi, deadline'ı, cevaplanmayı bekleyen mailleri var... Bırak insanlar isterlerse anılarını Facebook'tan paylaşsınlar.

Son olarak, eminim ki farklı dillerin, farklı dertlerin konuşulduğu bir ülkede harika vakit geçirdin. Ancak yurt dışında yaşanan, yurt dışında kalır. Bir an önce işlerine odaklan ve nazlanmayı kes. İnan kimsenin senin tatil sonrası sendromunu çekecek sabrı yok. Tatil sendromunu, akşam eve gidip, yurt dışından getirdiğin hediyelik eşyaları okşarken yaşarsın.

Plaza Kanunları, zaman zaman kariyer basamaklarında sınırsız Schengen vize etkisidir.

18 Nisan 2011 Pazartesi

#10 PLAZALARDA BİR KANAYAN YARA: TUVALET EĞİTİMİ


Merhaba Plaza İnsanı, hafta sonu nasıldı?

Muhtemelen havanın güzel olmasına kandın, kendini sahillere attın. Zira ben bugün Bebek - Sarıyer arasında hiç park yeri bulamadım. Sen ve kader arkadaşların ise, Hisar'daki kahvaltı mekânlarını tıklım tıkış doldurmuştunuz. Cadde de benzer durumdaymış, Anadolu insanları! Hafta içi boyunca tutulan nefesleri şu iki güne bölüştürmeye çalışmışsınız. Yazık...

Bugünkü konumuz, bugüne kadarki maddelerden çok farklı, biraz radikal; ancak kessssinlikle çok mühim!


Tuvalet kurallarından bahsedeceğiz, sevgili dostlar.
Herkesin aklında olan, pek çok kişinin dillendiremediği, ancak uyulduğu takdirde hepimizi güzel günlere gark edecek kurallardan...

İZ BIRAKANLAR UNUTULMAZ: Belki evinde hiç umrunda değil, klozetin içinde bıraktığın izler... Ancak toplu kullanıma açık tuvaletlerde, bunun ne denli mide bulandırıcı bir durum olduğu aşikar. Gözünü seveyim, çıkarken dön bak arkana ve geçmişini iyice temizlediğinden emin ol. Boşver bir kereliğine küresel ısınmayı, asıl sifona. Gerekirse, tekrar tekrar ve tekrar. Çıkarken imzanı, imzalarını sildiğinden emin ol.

Klozet kenarları önemlidir. Su damlaları, idrar damlamaları. Bunu daha ne kadar kibarlaştırarak yazabilirim bilmiyorum.
Özellikle kadınlar için, klozet kenarlarında bırakılmış damlamalar.. Hani şu ped reklamlarında mavi sıvıyla sembolize edilen; ancak gerçek hayatta hiç de öyle "sempatik" ve "hijyenik" durmayan kalıntılar...

"Nasıl bulmak istiyorsan, öyle bırak." felsefesi yıllardan beri zihnimizde yer etmiş, en güzel duyguların felsefesi. Kontratı bitmeye yüz tutmuş dairen için de, ayrılmak üzere olduğun sevgilin için de geçerli. Ancak, bulmak istediğin gibi bırakmanın da yetmediği, yetemediği durumlar söz konusu.

KOKU: Açık ve net söyleyeyim. Bunun için yapabileceğin hiçbir şey yok! Yediğine içtiğine dikkat et, tarzı şoven ve sıkıcı vegan öğütler verecek değilim. Yanında portatif havalandırma taşıyamayacağına göre, iş, sana değil, senden bir sonra tuvaleti kullanacak şahsa düşüyor.

Şimdi spotlar seni gösteriyor, pek sevgili, tuvaletin boşalmasını bekleyen kişi. Tuvaleti kullanmak istiyorsun, hangisi boşalsa onu kullanacaksın. Evet, evet, anladık. Peki ya seni neyin beklediğinden haberin var mı? Belki o minicik kabine kendini attığın an kesif bir koku bulutuyla burun buruna geleceksin. Keza tuvaleti sana devretmiş şahıs da bunun farkında. Sen, onun tam bir "koku bırakan" olduğunu gözyaşları içerisinde öğrenecek ve bunu asla unutmayacaksın. O, senin bu gerçeği bildiğini bilecek ve bunu asssla unutmayacak. Bu, ikinizin arasında, söylenmemiş, yazılmamış bir gerçek olarak, gergin bir tel gibi titredikçe titreyecek. Her gün, yüz yüze bakmaya devam edeceksiniz. Tüm bu gerilim, dram, trajediye hazır mısın? Daha doğrusu, gerek var mı tüm bunlara?

Çözüm: Ne var yani, tuvaletteki şahsın çıkmasını beklesen, hatta beklemesen, bir 5 dk sonra yeniden gelmek üzere masana yollansan. Hadi üşendin, inat ettin illaki bekleyeceksin diyelim, kişi tuvaletten çıkar çıkmaz atmasan kendini içeri... Saçınla oynasan, aynada cildinin gözeneklerini incelesen, ne bileyim erkeksen kelleşme durumunu gözlemlesen, yanındakiyle laflasan. Yani, tuvaletten çıkan kişi, bilmese senin amacının, onun bıraktığı tuvaleti kullanmak olduğunu. Aslında bu kadar basit bazen hayat.


Plaza Kanunları, sizlere ofis tuvaletlerinde de lüks ve şaşaanın kapılarını açar.

13 Nisan 2011 Çarşamba

#9 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (ERKEKLERE YÖNELİK) - İKİNCİ BÖLÜM


6) Şık ve sade birer kol düğmesi, özellikle takımın da yerindeyse, havana hava katar. Mümkünse dolar işareti, futbol topu / otomobil / golf topu / zar / vs. figürlü conci manşetlerden kaçın! Eğlenceli olduğunu düşündüğün kol düğmeleri, takım elbiseye hapsolmuş benliğine o "eğlenceli, yihhhuu! çılgın!" havayı katmayacak. Aksine, seni lise yıllarını unutmamış bir "kaybeden" gibi gösterecek. Ergenlik yılları geride kaldı tatlım!

7) Kravat iğneleri! Sakın sakın! Kravat iğneleri babanın, hatta büyükbabanın, devlet dairesi yıllarında yükselen aksesuarlardan biriydi belki... Artık, değil!

8) Kravatta iddialı desenlerden köşe bucak kaç! Maksimum çılgınlığın, rica ederim, birbiriyle uyumlı verev çizgiler olsun. Verev nedir? Sola eğimli çizgiler. Mesela Vakko'nun ve birçok yabancı markanın kravatları muhteşem, bundan eminiz. Ama Vakkolar, Boss'lar, Zegna'lar pahalı mı geliyor? Olabilir. O hâlde o markaların modellerini ezberle ve başka markaların Vakko'nun kravatlarına benzer modellerini yakala. (Massimo Dutti'yi denedin mi mesela?)

Eğer ailesiyle yaşayan bir genç profesyonelsen, babanın kravatlarına ortak olman anlaşılabilir. Ancak babanın kendisi için seçtiği ve ona çok yakışan kalın kravatlar, sende hayli demode duracaktır. İstersen babanla sadece çorap çekmeceniz ortak olsun, sen kendine daha modern, ince kesim kravatlar tercih et. Ne dersin canım?

Kravat konusu hassas bi' mevzu, son olarak: dünyanın en güzel kravatına da sahip olsan, eğer doğru dürüst bağlayamazsan ya "kokuşmuş bir liseli" gibi görünürsün ya da "Hababam Sınıfı karakterlerinin yıl sonu müsamerelerindeki hâli"ne dönersin. Elin İngilizi şurada ayrıntılarıyla açıklamış, nasıl kravat bağlayabileceğimizi. İzleyelim. Feyz alalım. Tabii ki "Practice makes perfect!"

9) Lisede ders aralarında bahçede top koşturur, terlerdin. Ahh, ne tatlı günlerdi... Biricik anneciğin de terini çeksin diye deste deste atlet / fanila alırdı sana; mutlu mutlu ve kuru kuru gezerdin. Zaten lisede herkesin atleti beyaz gömleğinin altında belli oluyordu. Problem değildi. Ancak iş yeri, toplantılar, kısacası kurumsal hayat, senin sağlığına gösterdiğin bu tür bir hassasiyeti kaldırmaz. Gömleğinin altından görünen kolsuz atlet izlerinin ne denli feci durduğunun farkında mısın? Kolsuz atlet yok!

10) Teksas'ta yaşayan, baba tarafı kovboylara dayanan biri değilsen; efendime söyleyeyim, kemer tokası ithalatıyla filan uğraşmıyorsan eğer; mümkün olduğunca en sade kemeri seç ve tak. Kemer ve ayakkabı daima aynı renk olmalı. Daima. Başka bir seçeneğin yok bile!

Plaza Kanunları, aşkların en güzeli...

11 Nisan 2011 Pazartesi

#8 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (ERKEKLERE YÖNELİK) - BÖLÜM 1


Kadınların saçıydı, parfümüydü, aman efendim göz kalemiydi, topuğuydu derken; erkekleri unuttuk sanmayın. Kadın giyimi nasıl "içine düşünce kaybolduğunuz bir derya" ise; erkek giyimi o kadar sınırlı ve temel kuralları bilince de o kadar kolay aslında.

Başlıyoruz.

1) Renk seçimi yaparken "safety zone"dan şaşma! Nedir safety zone'da bulunan renkler? Konu takım elbise ise: siyah, koyu lacivert, füme, gri. Gömlek ise: beyaz, uçuk mavi. Kravattan söz ediyorsak da: eğer ortam uygunsa, renklenmek güzeldir. Bu arada, n'olur şunu aklında tut: kahverengi, safety zone'dan kilometrelerce uzaktadır. Kahverengi, yalnız ve yitirilmiş memuriyet yıllarının rengidir!

2) Yazın baldızının düğünü için özene bezene satın aldığın "parlak" takım elbiseyi her giydiğinde, ofisteki kadınlar arkandan ne dedikodunu çeviriyorlar, haberin var mı? Ha bence, parlak takım elbise düğünde dernekte de giyilmemeli; ancak elimden gelse, bunların kurumsal hayata girmemeleri için canımı ortaya koyar, her şirketin girişine bir görevli dikerim. Ele geçirdiğim tüm parlak takım elbiseleri "Sahne Sanatçılarını Koruma ve Yaşatma Derneği"ne bağışlarım. Tabii öncelikle o derneğin kurulum aşamasında zevkle ve itinayla çalışırım! Sadece ben mi? Twitter'dan ve Facebook sayfasından erkek giyimi üzerine çalıştığımızı duyurduğumuzda hemen her kadının önerisi bu yöndeydi. Kadınların fikrini göz önünde bulundurmalısın.


3) Pantolon paçalarına dikkaaat! Takım elbiseyi satın aldın. Tadilatsız giyemeyeceğini bilecek kadar bu işe hakimsin. Peki tadilat konusunda kendini işin ehline bıraktın mı? İtalyanlar pantolon paçalarını kısa tutar diye biliyorsun; peki sence Türk erkeğiyle İtalyan erkeği bir mi? Hatta her kısa paça pantolon İtalyan usulü mü, acaba? Aman diyelim. Pantolon paça boylarına dikkat edelim. Ne İtalyan erkeklerine özenip, "yaz tatilinde boy attığı için okul üniformasından taşan liseli" olalım... Ne de zevksiz kimi siyasetçiler gibi şalvar paçası özgürlüğünde dolaşalım.


4) Bacak kılları sadece kadınlara özgü bir itici unsur değildir! Ah, giymişsin en şık takım elbiseni, patronunla görüşmeye girmişsin. Attın bacak bacak üstüne, ister istemez pantolon paçaları kısaldı oturunca... Yukarı çıkan pantolon paçası, kısa kalan çorabın... Ve bu ikisi arasından gülümseyen "tenin", "bacak kılların"... Twitter anketinde bu konu da açık ara öndeydi, belirteyim. Oysaki erkekler için özel olarak tasarlanmış, diz altında biten uzun çoraplar bulunmakta. Ne seni rahatsız etmekte, ne de yanındakini. Yapma, n'olur yapma!


5) Dost başa, düşman herrr zaman ayağa bakar! Çeşitli şirketlerin finans, kurumsal iletişim, medya, insan kaynakları, hukuk departmanlarında çalışan kadınlara, "Bir erkekte ilk olarak nereye dikkat ettiklerini" sorduğumuzda, "AYAKKABI!" cevabını aldık. Burnu kalkık, ucu sivri, gergin bir sünnet çocuğuna aitmişçesine PARLAK ayakkabılardan, tabanı kaba lastikli, kalın kunduralardan kesinlikle KAÇINIYORUZ! Ne yazık ki bu, "zevk meselesi" deyip de geçebileceğiniz bir konu değil. Bir kadının itici bulduğu ayakkabıyı, emin olun ki patronunuz da itici, kıro, zevksiz bulacaktır. Evet, patronlar en az kadınlar kadar acımasızdır. Ayrıca, Tozlu, çamurlu bir ayakkabının ise seni hayli özensiz ve paspal göstereceğini zaten biliyorsun. Çekmecede birkaç ıslak mendil, birçok derde çare gelir.

Plaza Kanunları, erkekleri kırmızı halının en orta yerine yerleştirmeye devam edecek.

7 Nisan 2011 Perşembe

#7 PLAZALARDA (KADINLARA YÖNELİK) GİYİM KUŞAMA DEVAM - BÖLÜM 2


6) Kumaş seçimi! En beğendiğin elbiseler, gömlekler polyesterden üretiliyor olabilir. Has ipek arayışına çıkamayacağına, has penyenin ofisteki kullanım alanı da hayli kısıtlı olduğuna göre, moda sektörünün kadınlara dayattığı bu yapay kumaşa alışmaya çalışacaksın. Şunu bil ki, polyesterin içinde gün boyu hapsolan bedenin hava almaz ve ister istemez kokun giysilerine geçer. Aynı kıyafeti yıkamadan 1 kez giydin, 2 kez giydin; 3. seferde tütmeye başlarsın. Tüm vücudunu stick deodorantla kaplayamayacağına göre, giysilerinin sulu / kuru temizleme periyodlarını kısa tutacaksın.

7) Parfümler, belki de bir kadının en kolay yoldan ulaşabileceği fetiş nesneleri... Bir hevesle Sephora'ya girdin, satış danışmanının övgülerine, şişenin şıklığına ve parfümün atmosferde dağılışına aldandın; yeni parfümünü hayata kattın. Peki sabah asansöre bir assolist edasıyla bindiğinde çevrendekiler bu çıkışını takdir edecek mi? Çevrende afyonu patlamamış, koku algıları daha yeni yeni uyanmış bireyler, bu Maksim Gazinosu ambiyansına hazır mı? Parfümün gerçekten güzel bir koku eminim; ama bir yaz akşamında, saçlarının arasından Boğaz meltemi geçerken...

8) Parfümden devam... Diyelim ki hakikaten fresh bir koku seçtin, zaten tarzın budur. O hâlde ne yazık ki sabah evden çıkarken sürdüğün parfümün öğle yemeğine kadar zor dayanacağını söylemem gerekir. Sana tavsiyem, 100ml'lik devasa boylar yerine, tercihini 50ml'lik şişelerden yana kullan. Atıver çantana, gün içinde tazeleyiver. İşte o zaman, sen de tazelenmiş hissedeceksin.

9) Toka seçimi. Özellikle gri, siyah, füme tayyörlerin, döpyeslerin kol gezdiği ciddi bir firmada çalışıyorsan, plastik tokalar seni rezil de edebilir, hımmm, rezil de! "Ama ben Agatha toka kullanıyorum?" savunması seni kurtarmaz. Şunu bil ki, tokanın 30 küsür lira olması, onun "plastik" olduğu gerçeğini değiştirmez. Mümkünse tercihimizi simsiyah lastiklerden, siyah tel tokalardan yana kullanalım, kullanmayanları kibarca uyaralım. (Olmadı kıyıda köşede dedikodusunu yaparız?)

10) Parmakları kapatan, babetler için hazırlanmış çoraplar hayatımızı kolaylaştırmak için üretilmiş giyim öğelerinden bir tanesi. Ancak babetin rengi parmaklarına geçmesin, canın yanmasın diye ortaya çıkmış bu küçük şeyler, ayakkabının kenarından köşesinden göründüğünde ortaya çıkan ucuz görüntüyü tarif etmeye imkan ve ihtimal bulunmamakta! Dolayısıyla rica ediyorum bu hataya düşme!

Plaza Kanunları, sizi bir kırmızı halıya taşıyan en kısa yol...

5 Nisan 2011 Salı

#6 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (KADINLARA YÖNELİK) - BÖLÜM 1


Gönül ister ki her birimizin iş yerinde, sponsor firmalar tarafından doldurulmuş büyük giyinme odaları olsun, her şirkette bir mini kuaför bulunsun. Ne gece yatağa kafamızı koyduğumuzda, “Yarın ne giysem?” karmaşası bulandırsın zihnimizi, ne yeni yıkadığımız saçlarımızı hizaya sokma endişesi taşıyalım sabahları evden çıkmadan evvel.

FAKAT ÖYLE BİR DÜNYA YOK!

Giyim kuşam insanların senin hakkında düşünebileceği ilk fikrin temellerini atar. Bu konuda hemfikiriz, değil mi? Şimdi içki masasında, sigara kahve molasında çoluk çocuğun dedikodu malzemesi olmaman için, fotoğrafta gördüğün şahıs misali karşına geçiyorum ve saymaya başlıyorum.

İş yeri senin deneysel stil çalışmalarını yansıtabileceğin ve tarzın hakkında kamuoyu yoklaması yapabileceğin bir yer mi sence? Bu kadar “iddia”ya hiç gerek var mı?

1) Hiç kimse anasının karnından stil danışmanı olarak doğmadı. Muhteşem bir moda gözün yoksa, problem değil. Temel olarak dikkat etmen gereken sihirli kelime: DENGE! Desenler arası denge, kumaşlar arası denge. Çiçekli bir üst kullandıysan, sade bir etek / pantolonun olsun. Eteğin afilliyse üstün sade olsun. Saten, ışıl ışıl bir gömlek giyinmişsin, ne güzel! Altına yine saten bir etek giyersen, "Merhaba, küçük oğlumu sünnet ettirdik! Altınları yastığa iliştirilelim!" mesajı verirsin. Ha, ışıl ışıl gömleğinin altına, mat kumaştan düz, mümkün olduğunca detaysız bir etek giydin; bir gören bir daha bakar, sünnet tebriklerini değil, övgüleri toplarsın.

2) Birbirinden yaldızlı, dantelli, birbirinden desenli külotlu çoraplar... Bir çorap reklamı filminde harikalar yaratabilir, peki ya senin tayyörünün altında aynı muhteşemlikte duruyor mu? Penti'nin Sonbahar - Kış koleksiyonunun bacaklarında nefis durduğundan emin misin? Üstelik dostlarınla katıldığın bir fasıl eğlencesinde değil; gündüz vakti, ofiste! İddiana güvenmiyor değilim ama plaza yaşamında bıçak sırtı kararlar bunlar.

3) Doku uyumuna dikkat! Nasıl dikkat edeceksin? Mesela pazar günü Bebek'te kahve içerken kullanabileceğin tarzda, bezden yapılma, çiçeklerle bezeli bir çantayı, iş kıyafetlerinle kombinlemeyeceksin.

4) Kalça ve basene oturan pantolonlar, hele ki şık birer üstle & topuklu ayakkabılarla bütünleşmişse, sana sadelik ve şıklığın kapılarını açacaktır. Ancak seni arkadan izleyenler, iç çamaşırı izinle karşılaştıklarında ne yazık ki aynı etkiyi sürdüremeyeceksin. Mümkünse pantolon günleriyle "tanga" günlerini aynı zamana denk getirmeye çalış. Veyahut üstüne oturan pantolon hevesini bir müddet rafa kaldır.

5) Genelde Medium giyen bir insansan, Large beden bir gömlek satın almak insanın biraz içine oturur. Keza bedenin Large ise, XL bir bluzle mağazadan çıkmak da moral bozucu olabilir... Ancak gerilmiş iki gömlek düğmesi arasından görünen iç çamaşırı, yine sutyenin kenarlarından pörtleyen sırt yağların tüm şıklığını silip süpürebileceği gibi; hayli ucuz da bir görüntü yaratır. Vücuduna uygun beden kıyafetler seçmeye özen göster, asaletin konuşsun bebeğim.


Plaza Kanunları, şıklığın ve hoşlukların kapısını açmaya devam edecek... 

31 Mart 2011 Perşembe

#5 PATRON MANAGEMENT


Günler öncesinde yazdığım, 3 Ana Madde'de Patronla Uyum Yakalamak başlığında, burada sadece yeni mezun, körpe profesyonellere değil; kariyer basamaklarını yarılamış orta düzey yöneticilere de hitap edeceğimden bahsetmiştim.

İşte o zaman geldi çattı. Patronunla aranızdaki ilişki, seni şirketin koltuklarında kök salmaya götüren bir yoldur. Bu yol, Muıhteşem Yüzyıl'da önemle altı çizildiği gibi, "altın yol" da olabilir, senin felaketine giden bir yol da.

Dolayısıyla burada birlikte birçok noktanın üstünden geçeceğiz.
Üstelik bunu "kadın yöneticiler için" ve de "erkek yöneticiler için" olmak üzere cinsiyet bazında inceleyeceğiz.

Ana hatlarıyla, PATRON MANAGEMENT:

- Patronun özel ilgi alanlarına ilgi duyuyor musun? (golf, tekne, poker, arabalar, puro...)
- Patronun vasat ilgi alanlarına ilgi duyuyor musun? (tuttuğu takım, en sevdiği dizi, vs.)
- Patronunun özel hayatıyla ilgili misin? (Çocuklarına ilgi duymakla eşine ilgi duymak arasındaki nüans!)
- Puro'nun kurumsal hayattaki öneminin farkında mısın?.
- Patronuna markalar, restoranlar, purolar ve gece kulüpleri hakkında önerilerde bulunabiliyor musun? (Peki sence patronun bunu ister mi?)
- Patronunla ofiste yalnızken nasıl bir tavır içindesin, patronunla kalabalık bir iş yemeğinde nasıl bir tavır içindesin?
- "PURO"YU YETERİNCE CİDDİYE ALIYOR MUSUN?

Hepsi ve daha fazlası... Çok yakında, ayrıntılı ve resimli anlatımıyla!

Patronun seni, her zamankinden daha çok sevecek!

25 Mart 2011 Cuma

#4 ADIM ADIM GUSTO - İKİNCİ KISIM

İlk kısımda yeme içme keyiflerini sıraladım, şimdi sıra daha büyük bir keyifte...
Kaldığımız yerden devam...

ALIŞVERİŞ
- İstanbul büyük bir sanat galerisi gibi zaten, evet. Ama bu büyük sanat galerisindeki minik, özel galerileri keşfe çıkmak istemez misin? Koleksiyonculuk dediğimiz kaymak tabaka gustosu da böyle böyle başlıyor işte.

- Tiffany'de Kahvaltı sadece New York'lu genç Audrey'lere has bir gusto değil. Başarılı bir yöneticisin, onca erkeği sollayıp buralara gelmişsin. Tiffany Co. mavisiyle tanışmak için geç kalmış sayılmazsın, tatlım? Sarı altından takılarını kasaya kaldırmanın vakti geldi de geçiyor.

- Sizden devam ediyoruz hanımefendi. Louis Vuitton sadece çanta üreten bir lüks tüketim markası değil. Louis Vuitton'nun ajandası, Ipad kılıfı, defteri, kalemi ve puro kutuları, websitesinde senin tarafından keşfedilmeyi bekliyor.

- Bankaların elit kartları sana havaalanlarında müthiş avantaj sağlar. Banka kartı reklamlarına kulağını tıkama. CIP'de, VIP'de olmanın keyfini çıkar.

- Üst düzey yöneticiler, junior delikanlılarla aynı marka takım elbiseyi giymesin, buyurduk. Kötü mü ettik? Kaliteli bir takım elbisenin önemini Barney Stinson bile keşfetti. Üst düzey yöneticiler için Kiton, orta sınıf yöneticiler için Zegna. Kravat iğneleri babamının devlet dairesi yıllarında kaldı. Manşetler hâlâ moda.

- Dost başa, düşman ayağa bakar; çünkü nereden geldiğini, nasıl bir ailede yetiştiğini, nerede çalıştığını, ne tarz bir insan olduğunu ayakkabıların söyler. Dolayısıyla sen seçemiyorsan da, bu işi bir bile bırakırsın. İmkanın varsa stil danışmanlarına, yoksa güvendiğin kız arkadaşlarına.

- Hadi başarılı kadınlara "Bir an önce Tiffany Co.!" dedik bitti. peki ya beyefendiler? Tarz sahibi bir erkeğin tarz sahibi bir saat koleksiyonu olmalı.

- Bir centilmen kendi aksesuarlarını seçerken gösterdiği hassasiyeti, şüphesiz ki kadın aksesuarlarını seçerken de göstermelidir. Kapalıçarşı'da güvenilir bir "taş"çının ne zaman hangi kapıları açacağı belli olmaz. Gün gelir umarım karına alırsın, gün gelir patronuna harika bir seçenek sunmuş olursun. Kazan-Kazan durumu.


Son olaraaak:
- Uçtuğun havayolu şirketi, gezdiğin alışveriş merkezleri kadar, oturduğun semt de önemli. Bırak artık canım, "Karşının huzurunu hiçbir yerde bulamıyorum. :(((" romantizmini? Cihangir'i, Doğan Apartmanı'nı, Teşvikiye'yi, Ulus'u, Yeniköy'ü keşfet.

Lüks, her zaman, seninle olsun.

15 Mart 2011 Salı

#4: ADIM ADIM GUSTO - BİRİNCİ KISIM

İtalyanca kökenli bir kelime olan gusto, TDK tarafından direkt “beğeni” olarak çevrilse de, genelde dünyada "pahalı ve nadir zevkler" için kullanılıyor, şüphesiz ki Türk kaymak tabakası bu kelimeyi ve de kelimenin sembolize ettiklerini çok seviyor. Cümle içinde kullanalım pekişsin:

"Kurumsal hayatta gusto sahibi olmak önemlidir."

Anlaşıldı mı?

Genç profesyonelsin, paranı hâlâ Taksim'in bitli barlarında çar çur ediyorsun, ay sonunda ise ne yapacağını şaşırıyorsun. Yöneticiliğe oynuyorsun, hâlâ üniversitede giyindiğin markalardan alışveriş ediyorsun. Altında onlarca insan çalışıyor, e sen hâlâ yeni işe girmiş 25'lik delikanlıyla aynı marka takım elbiseyi kuru kuru temizlettiriyorsun? Oldu mu?

Yıllar önce, "Bana lükslerimi verin, gereksinimlerin olmadan da yaşarım." diyen Oscar Wilde, hiç şüphesiz bugün "gusto"su parmakla gösterilen iş adamlarından biri olurdu. Belki sana yol gösterecek bir Oscar Wilde yok. Ancak Plaza Kanunları senin için sahip olman gereken "gusto"ları bir bir sıraladı. Bu "gusto"lar, seni yavaş yavaş uyuşturmakla kalmayacak, patronunla ortak zevkler edinmenin keyfini çıkaracaksın.

Lüks ve ışıltı dolu bir maceraya hazır mısın?

YEME İÇME
- En popüler barları ve restoranları bil!
Taksim'de restoranlar insana lezzet ve eğlencenin kapıları açıyor. Ama yetiyor mu?
Millet ofiste Asmalımescit'in yeni açılan, en hip mekânlarından bahsediyor. Hiç ilgini çekiyor mu? Takılmışsın yıllardır aynı bara, hafta sonu yorgunluğunu atabilirsen bir lütufta bulunup götürüyorsun 50'lik biraları. Oysaki bir baksan gazetelerin eğlence / mekân köşelerine, 3-5 tanesini not alsan. Müdavimi olmak zorunda değilsin. Mesele, konuşabileceğin konuların olması.

Peki ya, patronun nerelerde geziyor? Sana söylemiyor olabilir, ufak bir tahmin yeterli: Poseidon, Bebek Balıkçısı, Park Fora, Balıkçı Kahraman, Rumeli Kavağı, Lacivert, Reina restoranları, Vogue, Park Şamdan, Sunset... Fikir sahibi olacağın çok mekân var.

- En hip mekânlarla iş bitmiyor, kıyıda köşede kalmış, özel lezzetlere sahip restoranlardan haberdar ol ve insanlara önerebil. Vedat Milor keşfetmeden önce!

- Papermoon İstanbul'un hayli lüks, popüler ve üst sınıf bir restoranı. Tonla paran var ama sipariş verebiliyor musun? Ortalıkta, "Filanca Zengin Kişi, her Papermoon'a gittiğinde aynı yemeği sipariş ederdi, çünkü bir tek onun adını doğru telaffız edebilirdi..." tarzı şehir efsaneleri dolaşıyor. O efsanelerden birine esas oğlan olarak giriş yapmak istemezsin.

- Yöneticilerinle hayli şık bir restoranda yemektesin. Belki de yöneticisi sensin ve masada çalışanların oturuyor. Yemekler sipariş edildi, iş şaraba kaldı. Unutma! En pahalı şarap, en iyi şarap demek değildir. Tamam, şaraptan pek anlamıyor olabilirsin. Ancak şunu bil ki, listedeki en pahalı şarabı seçmek, artık cool & havalı bir davranış olmaktan çıktı! Sen her ihtimale karşı, listedeki en pahalı 2. veya 3. şarabı seç. İçin rahat olsun.

- Hadi diyelim bir önceki maddede verdiğim taktik işe yaradı, kazasız belasız atlattın şarap seçimini. Hayat böyle geçmez. Üzüm çeşitlerini bilmek elzemdir. Kalecik karası, narince, boğazkere, öküzgözü...

- Happy Hour anlarında rengârenk kokteyller hem ferahlatıcıdır, hem de leziz. Ancak hangi kokteylin içinde ne olduğunu bilmek de gusto kapsamına girer. Erkeklerin işi daha kolay. Jack Daniels her sınıfın ortak zevki.

- Ortasına bir tutam taze maydanoz konulup dürülmüş sıcak bir lahmacun akraba sofralarında lezizdir. Ancak kurumsal yaşamda füzyon mutfak hakkında fikir sahibi olmak mühimdir.

- Çılgın Japon dostlarımız ineklerine masaj yapmışlar, müzik dinletip bira içirmişler; böylece masaya getirilen etler yumuşacık olurmuş. Kobe bifteği böyle çıkmış ortaya. Bir porsiyonu için söylenen fiyatlar biraz uçuk olsa da; sen koskoca şirketin vazgeçilmez adamlarından birisin şekerim?! O parayı niçin kazanıyorsun?

- Kobe Bifteği'ne ek olarak, trüf mantarı, moules (aslında bildiğimiz midye!) tat, duruşuna hava kat. Sakatat aşkını, kolejden arkadaşlarınla alkollü gecelerin devamına sakla.

-  Üst düzey yöneticisin; ancak makam odana gelen hemşerilerinin beraberinde getirdiği çikolataları sonraki misafirlerine ikram etme gibi bir memur âdeti, 80'lerde sona ermedi mi? Odada şöyle afilli bir kutu çikolata bulunsun, mümkünse sık sık gerçekleştirdiğin yurt dışı gezilerinden olsun.

- Sigara yasağı Türkiye'nin dört bir yanını sarmış, tabii ki üst düzey yöneticilerin ofisleri dışında! Güvenilir bir puro tedarikçin var. Cohiba marka puroların, şık puro küllüklerin ve humidor'unla ofisteki şıklığını Fidel Castro bilegörse, gözleri yaşarır. 


- En iyi mutfak alışverişi nereden yapılır? Unut artık evin köşesindeki Migros'u yahu?! Macrocenter pırıl pırıl sebzelerini dizmiş, en kaliteli içkilerini dökmüş önüne. Ayrıca şarküteri dedin mi de Şütte! En iyi pastanelerden haberin olsun, gün gelir ortağının evine akşam yemeğine gitmek gerekir, pasta alışverişi sana düşer. O zaman, Divan, Venüs, Savoy ve Görgülü'den birini seçmek sana kalır.


Lüks seninle olsun.

14 Mart 2011 Pazartesi

ÜÇ ANA MADDEDE PATRONLA UYUM YAKALAMAK!

Bu ve bu yazıyı takip eden bir sonraki kimi yazılar birbirleriyle bağlantılı ve aranızdaki belirli bir cemaate yönelik. Kim mi bu şanslı kesim? Eğer aranızda, plazalarda birkaç senedir dirsek çürüten ve şirketin üst kademelerinde yöneticilik yapan kişilerle yakın çalışan kimseler varsa; eveeet tatlılarım, hedefimizde sizler varsınız!
Yöneticin şirketin Tanrıları ve Tanrıçaları arasında yerini sağlamlaştırmış. Toplantılara birlikte giriyor, öğle yemeklerini zaman zaman birlikte yeme şansına erişiyorsun. Ne büyük gurur! Peki ya sence, bu yolda ilerlerken kırmızı halıdan sapmamaya özen gösteriyor musun?

Bu konuyu 3 ana başlık hâlinde inceleyeceğim: 

1) Patronla Gusto Paylaşımı
2) Olmazsa Olmazlar
    a) Orta Kademe
    b) Üst Kademe
3) Patron Management

Okuduğun için pişman olmayacaksın.

11 Mart 2011 Cuma

#3 TELEFON KURALLARI


Sana oluyor mu hiç? Deadline'ı yaklaşmış bir işin ortasındasın ve resmen vücut sıcaklığın birkaç derece artmış durumda. Eski yazışmaları Outlook Inbox'ından bulup çıkarıyor, bilgileri bir araya getiriyorsun. Bu arada yöneticin bir şeyler istiyor. Çevrende başka işlerle uğraşanların rahatlığı inanılmaz sinirine dokunuyor, vs. İşte o sırada cayır cayır çalmaya başlıyor masa telefonun.

Acil bir "Alo?" dedikten sonra, karşındaki ağır ağır anlatmaya başlıyor durumu. Bi' dakika, ne oluyor bile demeden, bi' bakmışsın seni rehin almış. Anlatıyor da anlatıyor. Ahizeyi ağzına sokmak ve camdan atlamak da bir seçim?!

Ama, artık bu dertlere son!

* * *

Şu dahili telefon dedikleri ne büyük kolaylık! 4 tuşa bas, plazadaki kankana bağlan. Çay, sigara, efendime söyleyeyim "Öğle yemeğinde pide yiyelim mi?" gibi gastronomik sorular dışında, işle ilgili bir şeyler soracaksan eğer; karşı tarafın durumunu bilmeden lafa girme!

Tuşları çevirdin, 15. kattan Nazan Hanım'a bağlandın diyelim.. Uzatmadan, net bir şekilde ağızdan çıkan bir "Nasılsınız?" sorusu, Allah'ın emri. Bu son yıllarda çıkan, "insanlar birbirlerine nasıl olduklarını sorup duruyor; ama gerçekten karşılarındakilerin nasıl olduğunu merak ediyorlar mı üstadım?" muhabbetini, şiirselliğini hiç anlamıyorum. Evet, Nazan Hanım'ın iyi olup olmadığı, geçen hafta geçirdiği endoskopi sonuçları senin umrunda değil. Benim de umrumda değil. Bunun için de kimse bizi suçlayamaz. Merak etmiyoruz diye, ayı gibi konuya girecek değiliz, affedersin.

Nazan Hanım konuyu uzatmadı, iyi olduğunu kısa ve net bir şekilde belirtti. Konuya gireceksin, evet. Ama önce,

"Müsait miydiniz?"

Çünkü;
- Nazan Hanım o sırada cep telefonunda konuşuyor olabilir,
- Dosyalar içinde boğulmuş olabilir,
- Çılgın bir e-mail trafiğinde kaybolmuş olabilir,
- Sana cevap vermesi için bir müddet ön çalışma yapması gerekiyor olabilir.



Plaza Kanunları, hayat kurtarır.

5 Mart 2011 Cumartesi

#2 ELLERİN EKRANLARI



Türlü şirketlerden türlü insanlarla yaptığım uzun görüşmeler sonucunda, plaza insanlarının en rahatsız olduğu davranışların:
1) başka birinin arkadan geçerken ve/veya yanına geldiğinde bilgisayarına bakması,
2) asansörde Blackberry'ye bir şeyler yazarken  yanındaki şahsın cep telefonuna bakması olduğu gerçeğine vardık. Peki bunca araştırmaya gerek var mıydı? Sen de sinir olmaz mısın, bir şeyler istemek için yanına gelen Yılmaz'ın ilk olarak ekranına göz atmasına? Oradan pay biç?


Bir zamanlar "Benim tek dostum içkim, sigaram.." diyen Tanju Okan, Modern Zamanlar'da yaşasa ve hasbelkader bir kurumsal şirkete kapağı atsaydı eğer; bu ikiliye Blackberry'si ve dizüstü bilgisayarını da ekler, arkayı dörtlerdi şüphesiz.
Zira;
dizüstü bilgisayarın = ofisteki solunum cihazın,
cep telefonun = yokluğunda eksikliğini hissettiğin bir uzvun artık...

Peki diğerlerinin uzuvlarına, solunum cihazlarına ne denli saygılısın?

"Sevgili Bilir Kişi, inan ben de farkındayım ayıp bir şey olduğunun; ancak birinin yanına gittiğimde veya çay almak için ofis boyunca yürüdüğümde, ister istemez gözüm takılıveriyor." diyecekmiş gibi bakan hüzünlü gözlerini görür gibi oluyorum.

Tamam tamam, bunun için sana bir metaforla bu meziyeti kazandırmaya and içtim.

Kadınları bilirsin; zaman zaman göğüs çatallarını belli eden kıyafetler giymekten hoşlanırlar. Ancak gözlerinin takıldığını hissederlerse, "Çatala Bakan Sapık!" olarak anılmayı kabullenmek zorundasın. Eğer kibar ve karşısındakine saygılı bir erkeksen, göğüs çatalının orada olduğunu bilir; ama kesinlikle onun görebileceği bir şekilde gözlerini olay mahalline yönlendirmezsin. Başkasının laptop & cep telefonu ekranları = bir kadının göğüs çatalı. Orada olduğunu bil; ancak görme!