29 Nisan 2011 Cuma

#12 NE? OFİS DEDİKODUSU MU? BAYILIRIM!


Şirkette kim kime asılıyor? Kim, kimin ayağını kaydırmaya çalışıyor? Kim kendisine Yönetim Kurulu'ndan torpil edinmiş, kimin şirketteki en güvendiği kalesi yöneticisiymiş? Kim boşanmış, daha da önemlisi, "Kim, eşinden ofisteki bir başka birisi için boşanmış?" Ofis dedikoduları, her biriniz için motivasyon kaynağı, bir havuç adeta! Resmen ofis dedikodularından besleniyorsun, hele hele Türk kahveleriyle taçlandırılan dedikodu seansları sırasında enerji depoluyorsun.

Öncelikle bu konuda yalnız olmadığını bilmelisin.
Her birimiz, ofis dedikodularına BA-YI-LI-YO-RUZ!

Ancak bu konuda dikkat etmen gereken noktalar var ve tabii ki her zamanki gibi sana yardımcı olacağım.

1) Dedikoduya Giriş
En bereketli dedikodu akışları, öncelikle iyi bir dinleyici olmakla başlar. Karşı taraf hasbelkader sana açıldı ve seninle bir şeyler paylaşmaya başladı. İyi bir dinleyici olur ve ısrarcı sorulardan kaçınırsan, dedikodu akışı yavaş da olsa devam eder. Sorularının cevabını hemen alamayacaksın belki; ancak bu cevaplar er ya da geç seni bulacak.

2) "Kiminle dedikodu yaptığına dikkat et!" demiyorum bile. Zaten işe girdikten bir müddet sonra kendine birkaç güvenilir sohbet arkadaşı edindin. Aman ha, dedikodu yaptığın arkadaşlarının sayısı kontrolden çıkmasın. Yoksa paylaşılan bilgiler de kontrolden çıkar. Kimden ne duyduğunu, kime neyi duyurduğunu unutuverirsin.

2) Ofiste dedikodu yaptığın yere dikkat et! 
Ben kendi adıma, ofis içerisinde dedikodu yapmaktan imtina ederim. Ancak hiç tutamıyorsam kendimi, "kulağa fısıltı" zaman zaman başvurduğum bir yöntemdir. Ancak bu sırada kulağına fısıldadığın kişinin, dedikoduyu alır almaz gözlerini dedikodusunu yaptığınız şahsa yönlendirmesi de sıkça tanık olduğum bir felakettir. Bu, "Merhaba, X kişisinin dedikodusunu yapıyoruz, bu durumu bakışlarımızı ona yönlendirerek pekiştiriyoruz. İlkokul 4. sınıftan öteye gidemedik!" anlamı taşır. Bakışlarımıza sahip çıkalım.

Hele hele birçok tuvalet kabininin olduğu tuvaletlerde, aman diyeyim, dedikodu yapmaktan kaçın! Zira kimin klozete tünediğini, kimin sinsice ayaklarını havaya kaldırdığını bilemezsin!

3) Dışarıda dedikodu yaptığın yere dikkat et! 
Her ne kadar kadınlar kendilerini tutamasa, bu tür paylaşımları çay kahve molalarında yapsa da; erkeklerin bu konuda hayli sabırlı olduklarını söyleyebiliriz. Onlar, ne tuvalette hâllederler bu dedikodu işini, ne de birilerine fısıldama ihtiyacı hissederler... Onlar için iş çıkışı düzenlenen Happy Hour aktivitesi, bu tür paylaşımlar için biçilmiş kaftandır. Ancak içkilerinizi yudumlar, en son dedikoduları paylaşırken; bulunduğunuz barın şirketinizde ne derece popüler bir yer olduğuna dikkat etmek durumundasınız. Yan masada kim oturuyor? Siz içkilerinizi yudumlamaya başladıktan sonra arka masaya Satış Bölümü'nden Ozan ve Avni mi yerleşti? Şirketten herkes, her an, her yerde olabilir!

4) Mümkünse kod adı kullanmaya özen göster! 
Şirketince popüler bir barda da olsan, bayram tatilinde bir sahil kasabasında da olsan; özellikle dedikodularının baş kahramanı olan şahıslardan "ad-soyad" şeklinde bahsetmek hayli yanlış bir davranış! Yan masada oturan çocuklu sıkıcı ailenin; sohbet sırasında sıkça hayvan herif olarak belirttiğin Ekrem Gürbüz'ün amca oğlu olup olmadığını bilemezsin. Bu gibi durumlarda şahıslardan, isminin ve soyadının baş harfiyle bahsetmek doğru bir hamle olabilir. Ben genellikle dedikodusunu yaptığım kişilerden, eğer erkekse Kaya Çilingiroğlu, kadınsa Sibel Can ve/veya Gülben Ergen olarak bahsediyorum. Neden diye sorma.

Plaza Kanunları, gürül gürül dedikoduların kapısını açar.

24 Nisan 2011 Pazar

#11 YURT DIŞI GEZİSİNDEN PLAZAYA DÖNÜŞ: NASIL OLMALI?


Üzgünüm, birkaç gündür seni yalnız bıraktım. Umarım üzerinden elimi eteğimi çektiğim an kendini paçozluklara gark etmemiş, kırmızı halıdan uzaklara fırlatmamışsındır. Kendini sev. Bunu "sana", bunu "biz"e yapma. Biz derken, kariyer basamaklarını kırmızı halıdan tırmanmaya and içmiş yoldaşlarından söz ediyorum.

Niçin birkaç gündür burada olmadığım, çok mühim bir nokta değil belki... Ancak burada olmayışımın sebebi bizleri bir Plaza Kanunu'na daha yönlendirecekse; yokluğumda nerede olduğumu senden saklayacak değilim.

Yokluğumda, gerçekten, yoktum. Ülke dışındaydım. Sınırsız karbonhidrat (makarna, pizza) tüketiminin hiç de oburluk sayılmadığı, sokakta yürürken laf atan erkeklerin hiç de Türkiye'deki gibi "tiksinti"yle karşılanmadığı bir ülkedeydim. İtalya'da, sınırları daha da daraltacak olursak, Roma'daydım.

Ve... Dönüş yolunda Free Duty Shop'ta son kalan Avro'larımla alışveriş yaparken aklıma 1-2 madde geldi.

1) Paran varsa zaten ofisteki arkadaşlarına hediye alırsın. Bu magnet olur, anahtarlık olur, mini kar küreleri olur. Seçenek bol... Lakin departmandaki 8 kişiye alıp, 2 kişiye almazsan; bu görgüsüzlüktür. O, hediye almadığın 2 kişiden hiiiiiç hazzetmiyor olabilirsin. Doğal. Hepimizin ofiste nefret ettikleri var. Lakin bu tür bir durumda, hediye aldığın kişileri bir Noel Baba edasıyla herkesin ortasında hediye yağmuruna tutmak, GÖRGÜSÜZLÜKTÜR.

Çözüm: Hediye aldığın kişiye sinsice yaklaşıp, el altından "mal transferi" gerçekleştirirsin. "Herkesin ortasında veremedim, çünkü herkese bir şeyler getirmek mümkün olmadı. Çam sakızı çoban armağanı..." dersin. Anlayan anlar.

2) Dönüş yolunda departmana bir kutu çikolata mutlaka getirirsin, değil mi? Tabii ki illaki en likörlüsüne, en viskilisine gerek yok. Şöyle eğlenceli, düşündüğünü hissettiren, insanları o anlık mutlu edecek bir şeyler yeterli. Sıkma kendini.

3) Anılarını anlatmak için öğle yemeğini, olmadı, kuşluk vakti kahvesini bekle. İnsanlar bilgisayarlarının açılmasını beklerken senin orada burada nekkaddaaar eğlendiğini anlatmanı ilgili bir hâl ve tavırla dinlediler diyelim. Haftanın ilk e-postaları mailbox'lara tek tek düşerken, senin Londra'nın barlarında kaç güzel kadınla / hoş çocukla iyi vakit geçirdiğin pek de umurlarında olmayacak. İnan bana.

4) Tatil fotoğrafların kaç kişiyi ilgilendiriyor? Bir dosya almaya, fikir sormaya gelmiş şirket arkadaşını birbirinden çılgın ve eğlenceli olduğunu düşündüğün fotoğraflarınla bayma. Eminim ki Pisa Kulesi'ni desteklermişçesine çektirdiğin fotoğraflar gerçekten çok süper çıktı. Ama herkesin işi, deadline'ı, cevaplanmayı bekleyen mailleri var... Bırak insanlar isterlerse anılarını Facebook'tan paylaşsınlar.

Son olarak, eminim ki farklı dillerin, farklı dertlerin konuşulduğu bir ülkede harika vakit geçirdin. Ancak yurt dışında yaşanan, yurt dışında kalır. Bir an önce işlerine odaklan ve nazlanmayı kes. İnan kimsenin senin tatil sonrası sendromunu çekecek sabrı yok. Tatil sendromunu, akşam eve gidip, yurt dışından getirdiğin hediyelik eşyaları okşarken yaşarsın.

Plaza Kanunları, zaman zaman kariyer basamaklarında sınırsız Schengen vize etkisidir.

18 Nisan 2011 Pazartesi

#10 PLAZALARDA BİR KANAYAN YARA: TUVALET EĞİTİMİ


Merhaba Plaza İnsanı, hafta sonu nasıldı?

Muhtemelen havanın güzel olmasına kandın, kendini sahillere attın. Zira ben bugün Bebek - Sarıyer arasında hiç park yeri bulamadım. Sen ve kader arkadaşların ise, Hisar'daki kahvaltı mekânlarını tıklım tıkış doldurmuştunuz. Cadde de benzer durumdaymış, Anadolu insanları! Hafta içi boyunca tutulan nefesleri şu iki güne bölüştürmeye çalışmışsınız. Yazık...

Bugünkü konumuz, bugüne kadarki maddelerden çok farklı, biraz radikal; ancak kessssinlikle çok mühim!


Tuvalet kurallarından bahsedeceğiz, sevgili dostlar.
Herkesin aklında olan, pek çok kişinin dillendiremediği, ancak uyulduğu takdirde hepimizi güzel günlere gark edecek kurallardan...

İZ BIRAKANLAR UNUTULMAZ: Belki evinde hiç umrunda değil, klozetin içinde bıraktığın izler... Ancak toplu kullanıma açık tuvaletlerde, bunun ne denli mide bulandırıcı bir durum olduğu aşikar. Gözünü seveyim, çıkarken dön bak arkana ve geçmişini iyice temizlediğinden emin ol. Boşver bir kereliğine küresel ısınmayı, asıl sifona. Gerekirse, tekrar tekrar ve tekrar. Çıkarken imzanı, imzalarını sildiğinden emin ol.

Klozet kenarları önemlidir. Su damlaları, idrar damlamaları. Bunu daha ne kadar kibarlaştırarak yazabilirim bilmiyorum.
Özellikle kadınlar için, klozet kenarlarında bırakılmış damlamalar.. Hani şu ped reklamlarında mavi sıvıyla sembolize edilen; ancak gerçek hayatta hiç de öyle "sempatik" ve "hijyenik" durmayan kalıntılar...

"Nasıl bulmak istiyorsan, öyle bırak." felsefesi yıllardan beri zihnimizde yer etmiş, en güzel duyguların felsefesi. Kontratı bitmeye yüz tutmuş dairen için de, ayrılmak üzere olduğun sevgilin için de geçerli. Ancak, bulmak istediğin gibi bırakmanın da yetmediği, yetemediği durumlar söz konusu.

KOKU: Açık ve net söyleyeyim. Bunun için yapabileceğin hiçbir şey yok! Yediğine içtiğine dikkat et, tarzı şoven ve sıkıcı vegan öğütler verecek değilim. Yanında portatif havalandırma taşıyamayacağına göre, iş, sana değil, senden bir sonra tuvaleti kullanacak şahsa düşüyor.

Şimdi spotlar seni gösteriyor, pek sevgili, tuvaletin boşalmasını bekleyen kişi. Tuvaleti kullanmak istiyorsun, hangisi boşalsa onu kullanacaksın. Evet, evet, anladık. Peki ya seni neyin beklediğinden haberin var mı? Belki o minicik kabine kendini attığın an kesif bir koku bulutuyla burun buruna geleceksin. Keza tuvaleti sana devretmiş şahıs da bunun farkında. Sen, onun tam bir "koku bırakan" olduğunu gözyaşları içerisinde öğrenecek ve bunu asla unutmayacaksın. O, senin bu gerçeği bildiğini bilecek ve bunu asssla unutmayacak. Bu, ikinizin arasında, söylenmemiş, yazılmamış bir gerçek olarak, gergin bir tel gibi titredikçe titreyecek. Her gün, yüz yüze bakmaya devam edeceksiniz. Tüm bu gerilim, dram, trajediye hazır mısın? Daha doğrusu, gerek var mı tüm bunlara?

Çözüm: Ne var yani, tuvaletteki şahsın çıkmasını beklesen, hatta beklemesen, bir 5 dk sonra yeniden gelmek üzere masana yollansan. Hadi üşendin, inat ettin illaki bekleyeceksin diyelim, kişi tuvaletten çıkar çıkmaz atmasan kendini içeri... Saçınla oynasan, aynada cildinin gözeneklerini incelesen, ne bileyim erkeksen kelleşme durumunu gözlemlesen, yanındakiyle laflasan. Yani, tuvaletten çıkan kişi, bilmese senin amacının, onun bıraktığı tuvaleti kullanmak olduğunu. Aslında bu kadar basit bazen hayat.


Plaza Kanunları, sizlere ofis tuvaletlerinde de lüks ve şaşaanın kapılarını açar.

13 Nisan 2011 Çarşamba

#9 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (ERKEKLERE YÖNELİK) - İKİNCİ BÖLÜM


6) Şık ve sade birer kol düğmesi, özellikle takımın da yerindeyse, havana hava katar. Mümkünse dolar işareti, futbol topu / otomobil / golf topu / zar / vs. figürlü conci manşetlerden kaçın! Eğlenceli olduğunu düşündüğün kol düğmeleri, takım elbiseye hapsolmuş benliğine o "eğlenceli, yihhhuu! çılgın!" havayı katmayacak. Aksine, seni lise yıllarını unutmamış bir "kaybeden" gibi gösterecek. Ergenlik yılları geride kaldı tatlım!

7) Kravat iğneleri! Sakın sakın! Kravat iğneleri babanın, hatta büyükbabanın, devlet dairesi yıllarında yükselen aksesuarlardan biriydi belki... Artık, değil!

8) Kravatta iddialı desenlerden köşe bucak kaç! Maksimum çılgınlığın, rica ederim, birbiriyle uyumlı verev çizgiler olsun. Verev nedir? Sola eğimli çizgiler. Mesela Vakko'nun ve birçok yabancı markanın kravatları muhteşem, bundan eminiz. Ama Vakkolar, Boss'lar, Zegna'lar pahalı mı geliyor? Olabilir. O hâlde o markaların modellerini ezberle ve başka markaların Vakko'nun kravatlarına benzer modellerini yakala. (Massimo Dutti'yi denedin mi mesela?)

Eğer ailesiyle yaşayan bir genç profesyonelsen, babanın kravatlarına ortak olman anlaşılabilir. Ancak babanın kendisi için seçtiği ve ona çok yakışan kalın kravatlar, sende hayli demode duracaktır. İstersen babanla sadece çorap çekmeceniz ortak olsun, sen kendine daha modern, ince kesim kravatlar tercih et. Ne dersin canım?

Kravat konusu hassas bi' mevzu, son olarak: dünyanın en güzel kravatına da sahip olsan, eğer doğru dürüst bağlayamazsan ya "kokuşmuş bir liseli" gibi görünürsün ya da "Hababam Sınıfı karakterlerinin yıl sonu müsamerelerindeki hâli"ne dönersin. Elin İngilizi şurada ayrıntılarıyla açıklamış, nasıl kravat bağlayabileceğimizi. İzleyelim. Feyz alalım. Tabii ki "Practice makes perfect!"

9) Lisede ders aralarında bahçede top koşturur, terlerdin. Ahh, ne tatlı günlerdi... Biricik anneciğin de terini çeksin diye deste deste atlet / fanila alırdı sana; mutlu mutlu ve kuru kuru gezerdin. Zaten lisede herkesin atleti beyaz gömleğinin altında belli oluyordu. Problem değildi. Ancak iş yeri, toplantılar, kısacası kurumsal hayat, senin sağlığına gösterdiğin bu tür bir hassasiyeti kaldırmaz. Gömleğinin altından görünen kolsuz atlet izlerinin ne denli feci durduğunun farkında mısın? Kolsuz atlet yok!

10) Teksas'ta yaşayan, baba tarafı kovboylara dayanan biri değilsen; efendime söyleyeyim, kemer tokası ithalatıyla filan uğraşmıyorsan eğer; mümkün olduğunca en sade kemeri seç ve tak. Kemer ve ayakkabı daima aynı renk olmalı. Daima. Başka bir seçeneğin yok bile!

Plaza Kanunları, aşkların en güzeli...

11 Nisan 2011 Pazartesi

#8 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (ERKEKLERE YÖNELİK) - BÖLÜM 1


Kadınların saçıydı, parfümüydü, aman efendim göz kalemiydi, topuğuydu derken; erkekleri unuttuk sanmayın. Kadın giyimi nasıl "içine düşünce kaybolduğunuz bir derya" ise; erkek giyimi o kadar sınırlı ve temel kuralları bilince de o kadar kolay aslında.

Başlıyoruz.

1) Renk seçimi yaparken "safety zone"dan şaşma! Nedir safety zone'da bulunan renkler? Konu takım elbise ise: siyah, koyu lacivert, füme, gri. Gömlek ise: beyaz, uçuk mavi. Kravattan söz ediyorsak da: eğer ortam uygunsa, renklenmek güzeldir. Bu arada, n'olur şunu aklında tut: kahverengi, safety zone'dan kilometrelerce uzaktadır. Kahverengi, yalnız ve yitirilmiş memuriyet yıllarının rengidir!

2) Yazın baldızının düğünü için özene bezene satın aldığın "parlak" takım elbiseyi her giydiğinde, ofisteki kadınlar arkandan ne dedikodunu çeviriyorlar, haberin var mı? Ha bence, parlak takım elbise düğünde dernekte de giyilmemeli; ancak elimden gelse, bunların kurumsal hayata girmemeleri için canımı ortaya koyar, her şirketin girişine bir görevli dikerim. Ele geçirdiğim tüm parlak takım elbiseleri "Sahne Sanatçılarını Koruma ve Yaşatma Derneği"ne bağışlarım. Tabii öncelikle o derneğin kurulum aşamasında zevkle ve itinayla çalışırım! Sadece ben mi? Twitter'dan ve Facebook sayfasından erkek giyimi üzerine çalıştığımızı duyurduğumuzda hemen her kadının önerisi bu yöndeydi. Kadınların fikrini göz önünde bulundurmalısın.


3) Pantolon paçalarına dikkaaat! Takım elbiseyi satın aldın. Tadilatsız giyemeyeceğini bilecek kadar bu işe hakimsin. Peki tadilat konusunda kendini işin ehline bıraktın mı? İtalyanlar pantolon paçalarını kısa tutar diye biliyorsun; peki sence Türk erkeğiyle İtalyan erkeği bir mi? Hatta her kısa paça pantolon İtalyan usulü mü, acaba? Aman diyelim. Pantolon paça boylarına dikkat edelim. Ne İtalyan erkeklerine özenip, "yaz tatilinde boy attığı için okul üniformasından taşan liseli" olalım... Ne de zevksiz kimi siyasetçiler gibi şalvar paçası özgürlüğünde dolaşalım.


4) Bacak kılları sadece kadınlara özgü bir itici unsur değildir! Ah, giymişsin en şık takım elbiseni, patronunla görüşmeye girmişsin. Attın bacak bacak üstüne, ister istemez pantolon paçaları kısaldı oturunca... Yukarı çıkan pantolon paçası, kısa kalan çorabın... Ve bu ikisi arasından gülümseyen "tenin", "bacak kılların"... Twitter anketinde bu konu da açık ara öndeydi, belirteyim. Oysaki erkekler için özel olarak tasarlanmış, diz altında biten uzun çoraplar bulunmakta. Ne seni rahatsız etmekte, ne de yanındakini. Yapma, n'olur yapma!


5) Dost başa, düşman herrr zaman ayağa bakar! Çeşitli şirketlerin finans, kurumsal iletişim, medya, insan kaynakları, hukuk departmanlarında çalışan kadınlara, "Bir erkekte ilk olarak nereye dikkat ettiklerini" sorduğumuzda, "AYAKKABI!" cevabını aldık. Burnu kalkık, ucu sivri, gergin bir sünnet çocuğuna aitmişçesine PARLAK ayakkabılardan, tabanı kaba lastikli, kalın kunduralardan kesinlikle KAÇINIYORUZ! Ne yazık ki bu, "zevk meselesi" deyip de geçebileceğiniz bir konu değil. Bir kadının itici bulduğu ayakkabıyı, emin olun ki patronunuz da itici, kıro, zevksiz bulacaktır. Evet, patronlar en az kadınlar kadar acımasızdır. Ayrıca, Tozlu, çamurlu bir ayakkabının ise seni hayli özensiz ve paspal göstereceğini zaten biliyorsun. Çekmecede birkaç ıslak mendil, birçok derde çare gelir.

Plaza Kanunları, erkekleri kırmızı halının en orta yerine yerleştirmeye devam edecek.

7 Nisan 2011 Perşembe

#7 PLAZALARDA (KADINLARA YÖNELİK) GİYİM KUŞAMA DEVAM - BÖLÜM 2


6) Kumaş seçimi! En beğendiğin elbiseler, gömlekler polyesterden üretiliyor olabilir. Has ipek arayışına çıkamayacağına, has penyenin ofisteki kullanım alanı da hayli kısıtlı olduğuna göre, moda sektörünün kadınlara dayattığı bu yapay kumaşa alışmaya çalışacaksın. Şunu bil ki, polyesterin içinde gün boyu hapsolan bedenin hava almaz ve ister istemez kokun giysilerine geçer. Aynı kıyafeti yıkamadan 1 kez giydin, 2 kez giydin; 3. seferde tütmeye başlarsın. Tüm vücudunu stick deodorantla kaplayamayacağına göre, giysilerinin sulu / kuru temizleme periyodlarını kısa tutacaksın.

7) Parfümler, belki de bir kadının en kolay yoldan ulaşabileceği fetiş nesneleri... Bir hevesle Sephora'ya girdin, satış danışmanının övgülerine, şişenin şıklığına ve parfümün atmosferde dağılışına aldandın; yeni parfümünü hayata kattın. Peki sabah asansöre bir assolist edasıyla bindiğinde çevrendekiler bu çıkışını takdir edecek mi? Çevrende afyonu patlamamış, koku algıları daha yeni yeni uyanmış bireyler, bu Maksim Gazinosu ambiyansına hazır mı? Parfümün gerçekten güzel bir koku eminim; ama bir yaz akşamında, saçlarının arasından Boğaz meltemi geçerken...

8) Parfümden devam... Diyelim ki hakikaten fresh bir koku seçtin, zaten tarzın budur. O hâlde ne yazık ki sabah evden çıkarken sürdüğün parfümün öğle yemeğine kadar zor dayanacağını söylemem gerekir. Sana tavsiyem, 100ml'lik devasa boylar yerine, tercihini 50ml'lik şişelerden yana kullan. Atıver çantana, gün içinde tazeleyiver. İşte o zaman, sen de tazelenmiş hissedeceksin.

9) Toka seçimi. Özellikle gri, siyah, füme tayyörlerin, döpyeslerin kol gezdiği ciddi bir firmada çalışıyorsan, plastik tokalar seni rezil de edebilir, hımmm, rezil de! "Ama ben Agatha toka kullanıyorum?" savunması seni kurtarmaz. Şunu bil ki, tokanın 30 küsür lira olması, onun "plastik" olduğu gerçeğini değiştirmez. Mümkünse tercihimizi simsiyah lastiklerden, siyah tel tokalardan yana kullanalım, kullanmayanları kibarca uyaralım. (Olmadı kıyıda köşede dedikodusunu yaparız?)

10) Parmakları kapatan, babetler için hazırlanmış çoraplar hayatımızı kolaylaştırmak için üretilmiş giyim öğelerinden bir tanesi. Ancak babetin rengi parmaklarına geçmesin, canın yanmasın diye ortaya çıkmış bu küçük şeyler, ayakkabının kenarından köşesinden göründüğünde ortaya çıkan ucuz görüntüyü tarif etmeye imkan ve ihtimal bulunmamakta! Dolayısıyla rica ediyorum bu hataya düşme!

Plaza Kanunları, sizi bir kırmızı halıya taşıyan en kısa yol...

5 Nisan 2011 Salı

#6 PLAZALARDA GİYİM KUŞAM (KADINLARA YÖNELİK) - BÖLÜM 1


Gönül ister ki her birimizin iş yerinde, sponsor firmalar tarafından doldurulmuş büyük giyinme odaları olsun, her şirkette bir mini kuaför bulunsun. Ne gece yatağa kafamızı koyduğumuzda, “Yarın ne giysem?” karmaşası bulandırsın zihnimizi, ne yeni yıkadığımız saçlarımızı hizaya sokma endişesi taşıyalım sabahları evden çıkmadan evvel.

FAKAT ÖYLE BİR DÜNYA YOK!

Giyim kuşam insanların senin hakkında düşünebileceği ilk fikrin temellerini atar. Bu konuda hemfikiriz, değil mi? Şimdi içki masasında, sigara kahve molasında çoluk çocuğun dedikodu malzemesi olmaman için, fotoğrafta gördüğün şahıs misali karşına geçiyorum ve saymaya başlıyorum.

İş yeri senin deneysel stil çalışmalarını yansıtabileceğin ve tarzın hakkında kamuoyu yoklaması yapabileceğin bir yer mi sence? Bu kadar “iddia”ya hiç gerek var mı?

1) Hiç kimse anasının karnından stil danışmanı olarak doğmadı. Muhteşem bir moda gözün yoksa, problem değil. Temel olarak dikkat etmen gereken sihirli kelime: DENGE! Desenler arası denge, kumaşlar arası denge. Çiçekli bir üst kullandıysan, sade bir etek / pantolonun olsun. Eteğin afilliyse üstün sade olsun. Saten, ışıl ışıl bir gömlek giyinmişsin, ne güzel! Altına yine saten bir etek giyersen, "Merhaba, küçük oğlumu sünnet ettirdik! Altınları yastığa iliştirilelim!" mesajı verirsin. Ha, ışıl ışıl gömleğinin altına, mat kumaştan düz, mümkün olduğunca detaysız bir etek giydin; bir gören bir daha bakar, sünnet tebriklerini değil, övgüleri toplarsın.

2) Birbirinden yaldızlı, dantelli, birbirinden desenli külotlu çoraplar... Bir çorap reklamı filminde harikalar yaratabilir, peki ya senin tayyörünün altında aynı muhteşemlikte duruyor mu? Penti'nin Sonbahar - Kış koleksiyonunun bacaklarında nefis durduğundan emin misin? Üstelik dostlarınla katıldığın bir fasıl eğlencesinde değil; gündüz vakti, ofiste! İddiana güvenmiyor değilim ama plaza yaşamında bıçak sırtı kararlar bunlar.

3) Doku uyumuna dikkat! Nasıl dikkat edeceksin? Mesela pazar günü Bebek'te kahve içerken kullanabileceğin tarzda, bezden yapılma, çiçeklerle bezeli bir çantayı, iş kıyafetlerinle kombinlemeyeceksin.

4) Kalça ve basene oturan pantolonlar, hele ki şık birer üstle & topuklu ayakkabılarla bütünleşmişse, sana sadelik ve şıklığın kapılarını açacaktır. Ancak seni arkadan izleyenler, iç çamaşırı izinle karşılaştıklarında ne yazık ki aynı etkiyi sürdüremeyeceksin. Mümkünse pantolon günleriyle "tanga" günlerini aynı zamana denk getirmeye çalış. Veyahut üstüne oturan pantolon hevesini bir müddet rafa kaldır.

5) Genelde Medium giyen bir insansan, Large beden bir gömlek satın almak insanın biraz içine oturur. Keza bedenin Large ise, XL bir bluzle mağazadan çıkmak da moral bozucu olabilir... Ancak gerilmiş iki gömlek düğmesi arasından görünen iç çamaşırı, yine sutyenin kenarlarından pörtleyen sırt yağların tüm şıklığını silip süpürebileceği gibi; hayli ucuz da bir görüntü yaratır. Vücuduna uygun beden kıyafetler seçmeye özen göster, asaletin konuşsun bebeğim.


Plaza Kanunları, şıklığın ve hoşlukların kapısını açmaya devam edecek...